Tanımadığı bir evde gecenin bir saatinde gözlerini açtı. Önce boş boş bakındı sonra nerede olduğunu fark edip doğruldu. Çırıl çıplak bedeni karşı geldi başta. Soğuk tenindeki bütün tüyleri kıyama dikilirken, tekrar sıcak yatağa yatma hissini yatıştırıp tek hamlede ayağa kalktı. Balkon hemen karşıdaydı. Boxerini giyip ,cebinden Camel marka sigarasını alıp dışarıya çıktı. Soğuk daha çok belli eder olmuştu kendini. Gökyüzü normalde lacivert iken onun dışarıya çıkmasıyla griye döndü. Çünkü en sevdiği renkti ve olması gereken renk. Derin bir nefes çekip havaya üfledi sigara dumanını, -beden diline ters bir hareketti- normalde aşağıya doğru üflemesi gerekirdi çünkü ruh hali onu yansıtıyordu. Aklına gelen bu gereksiz bilgiyi bir kenara atıp tekrar kafasını kaldırıp üfledi dumanı.
Yatakta yatan kadını tanımıyordu, her zamanki gibi griliği ona da geçmişti. Neye dokunsa yok ediyordu sanki bu renk, bütün neşeyi, rengi alıp, silip süpürüyordu etrafından. O da alışmıştı zaten. “Benlik” üzerine kurduğu o muhteşem karakteri neticesinde gelişmişti bu. Kendisi lanet diye adlandırsa da ruhunun derinliklerindeki “yalnızlık” diye haykıran küçük çocuğu tokatlasa da bu durum böyleydi. Başkalarının gözünde hep farklı, mutlu, istediği her şeyi yapan insan modeli gerçek değildi. Bir tarafı bunu bilse bile yaptıklarına, aldırmadan devam ediyordu. İçeriye geçip giyindi, birazdan odadan çıkacak her şey renklenecek ve kadın eski haline dönecekti fakat sağ memesinin üstünde küçük bir gri leke kalacaktı. Çünkü adam orayı bir anlığına farklı bir şekilde, içinde kalan son sevgi parçacıklarıyla öpmüştü. Her kadında küçük bir nokta bırakıyordu, iz bırakmayı seviyordu. Bu onu daha kuvvetli kılıyordu. Belki bir gün bütün vücutlar birleşince ortaya sevebileceği bir kadın çıkacaktı.
Dışarıya çıkınca o ışıklı tabelalar, karanlık sokaklarda sevişen çiftler, küçük bir kedi yavrusu… hepsi durdu. Yürüdükçe grilik yayılıyordu. Bazen ağlamak istiyordu. O vakitte ağladığı yerde iz kalıyordu. Bir bardak bira içmek için köşedeki barın yolunu tuttu, adımlarını hızlandırıp sokağa daha fazla zarar vermeden bara girdi. Her zamanki havayı soludu. Alışkındı artık ter, sigara ve alkol kokusuna. Taburelerden birinde tek başına oturan kadını fark etti. Kendi rengini koruyordu kadın. Adamın yaydığı bütün griye rağmen koruyordu. Şaşırdı adam. Yaklaşmaya korkuyordu çünkü tekrar renkli olmak acı çekmekti oysa böyle iyiydi. Acı çektiği halde çekmediğini varsaymak… Aptalca olabilir ama en mükemmeliydi. Daha fazla dayanamadı yanına vardı. “Bir bira ısmarlayabilir miyim?” diye sordu. Kadın döndü ve hiç bir tepki vermeden sadece gülümsedi. Adam korktu. Azrail’i görmüş ölümü bekleyen bir yaşlı gibi geri çekildi. Başka bir şey olamazdı bu. Güzelliğini fark etti. Hiç bir şey demeden sadece dokundu bileğine, o sırada biralar gelmişti içmeye başladıklarında adam hala işaret parmağına bakıyordu, renk vardı. İlk defa böyle bir şey olmuştu, hayatında ilk defa. Muhabbet etmediler. Sanki kalubeladan beri tanıyorlardı birbirlerini. Sustular, arada bir bakıştılar. Sadece kadının ne düşündüğünü anlayamıyordu adam. Hem dudaklarını sadece bir defa öpmek istiyor, hem de deli gibi korkuyordu. “Ya oysa… ya hayatımın aşkıysa” diye defalarca soruyordu. Olmamalıydı öyle birini bulmamalıydı çünkü olacaklar belliydi. Kendi griliğinden bulaştıracaktı kadına, sonra o da ona renk verecekti. Bir müddet… Sonrası ölüm gibi bir şey olacaktı ya da mutlu olacaklardı. “Mutluluk diye bir şey yok” diye sesli konuşunca kadın, “evet” diye karşılık verdi. Sadece evet, normal insanlar gibi ilk defa konuşmuşlardı. İkisi de biliyordu bu normallik insanlara göreydi zaten.
Bardan birlikte çıktılar. Sokak, büyük bir duygu karmaşası içindeydi. Bir taraf kan ağlarken, diğer tarafta cümbüş vardı. Adam konuşmadı. Bir an kadını bırakıp kaçmak geldi aklına, ilk defa kendi evine gidiyordu bir kadınla, belki o beni bırakıp kaçar diye düşündü. Dediği gibi olmadı.
Yol boyunca kalbine ve yüzüne acı düşürdü kadının, kaçmadı. Anladı ilk görüşte aşkın ne demek olduğunu, tam eve girdikleri sırada anladı. Lakin geçti. Kadın tam kapının ağzında durdu. Ne içeri girdi ne dışarı çıktı. Gözlerinden yaşlar akıyordu kadının. Adam yalvarıyordu “gir içeri” diye. Kadın dinlemiyor, yolda çektiği acıları düşünüyor “ya sonrası” diyordu içinden “ya sonrası…” Adam “sonrasını zamana bırakalım” dedi. Kadın bir adım attı sadece bir adım. Bir ayağı içerde, bir ayağı dışarda. Kadının dudaklarına yapıştı adam. İçinde kalan bütün parçaları döktü kadına. Kadın gri oldu sonra tekrar rengine döndü. O da döktü adamın ağzına içindekileri. Önce kıyamet koptu sandı adam. Sonra hiç duymadığı bir duyguyu hissetti damarlarında. Renk geliyordu bedenine ve yüzyıllardır renksiz olan evine. Kadın hala bekliyordu, bir ayağı dışarıda bir ayağı içeride. Adam ise hala yalvarıyordu “gel” diye. Hikâye burada bitivermişti öylesine.
İki rivayet vardı bu konuda,
Birincisi kadın girdi içeriye, kapı kapandı ve ömür boyu renk doldu eve.
İkincisi çekti gitti kadın. Kadın gri, adam renkli bir kementle, sallandı durdu her biri, kendi evlerinde.