“Derin bir soluk alıp kalbimin eski böbürlenişine kulak verdim.
Va-rım, Va-rım, Va-rım.”
Kelimelerin ağırlığını kalbinde hissetmeden yazamadığından olsa gerek, Sırça Fanus’un her bir sayfası Sylvia Plath’in iç dünyasını olduğu gibi yansıtır. Bir ilk -ve son- roman olarak Sırça Fabus içten, akıcı ve neredeyse biyografik nitelik taşıyan bir hikâyedir.
Kitapta okuyucuyu yirminci yüzyılın ortalarında New York’ta geçen bir öyküden beklenecek atmosfer karşılamaktadır. Bir yandan gençliğin verdiği arayış ve gelecek beklentileri, bir yandan anın şartları derken Esther Greenwood’un bizim de yaşamımızda herhangi bir gün yanımızdan geçip gitmediğini kim iddia edebilir? Olabildiğine gençtir Esther, ve yaşamla savaşmaktadır.
Karşısına çıkan fırsatlar ve teklifler birbirini kovalarken Esther’in kafası eğitimi, kariyeri ve erkekler konusunda karışıktır – yalnızca gençliğin verdiği kafa karışıklığı da değildir üstelik bu. Dönemin ataerkilliğine olan tepkisi, çevresinde gördüğü kadınların durumu ve onu hep hayal kırıklığına uğratan adamlarla birleşince derin bir kırgınlığa dönüşür. Ne bulunduğu ortama aittir ne de tümden bir yabancı olabiliyordur. Babasının yokluğu ve annesine olan kızgınlığı da bunlara eklenince genç kadının yaşama dair ciddi şüpheleri doğar.
Okuyucu, Plath’in hüzünlü yaşam öyküsüne biraz aşinaysa Esther’in her bir kafa karışıklığında, iniş çıkışında ve arayışında onun izini kolayca görebilir. Yalnızdır Esther. Bunun verdiği tanıdık melankoli kitap boyunca devam etmekte, buna rağmen Plath’in dilinin hafifliği kitabın ağırlaşmasına ve yavaşlamasına engel olmaktadır. Bütün hikâyeyi olanca duruluğuyla okurken kendimizi yalnız hissederiz, Plath’i anlamaya dair atılan bir adımdır bu.
Romanın sonuna kadar yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide gidip gelir Esther, hem hüzünlü hem de mizahi bir üslup hakimdir aslında düşüncelerine. Sırça Fanus’u okumak bize o dönemde yaşayan genç bir kadın, genç bir üniversite öğrencisi olmanın ne demek olduğuna dair de önemli bir ipucu sunmaktadır. Son sayfayı çevirirken okuyucu, içinde ince bir sızı duyar; bu, iyi tanıdığı bir arkadaşına veda etmek gibi bir histir.
Böylelikle Sırça Fanus yazılışından 58 sene sonra bile etkisinden hiçbir şey kaybetmediği gibi hâlâ dönemin Amerikan edebiyatına yaptığı katkılarla anılmaktadır.
“Sırça fanusun içinde ölü bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.”