Bilinmedik bir şehirden geldim.
Sırtımda kirlenmemiş bir yalnızlık,dokunsan yakar.
Dahası …kirli düşler kurarım.
Gözlerim kapalı şarkı söylerken, mektuplara yapışmış adreste körleşirim zamanla.
Bir anda kaldırırım kolumu; değmemiş ne kadar el varsa omzumda.
Bilinmedik bir şehirde kaldım.
Çocukluğumu sattım 8 yaşında.
Kötü kalpli bir adam; umursamazdı başta…
Büyüdüm; dünya.
Sustum… Annem ağladı.
Bana mı? dediğimde, enflasyon çökmüştü.
Dökülen gözyaşlarınız uğruma olmadı hiç.
Sakladınız bensiz benliğinizi benden.
2 gün verdiğim ilişkileriniz ve sahte gülüşleriniz, yapmacık tenleriniz…
Akan, bulanık bir suyun altında kaybolup gitti.
Beklediğim duraklarda durmadı arabalarınız.
Kolumu kaldırdım, omzumu açtım.
Ayak bileklerine kadar ter dolu kalplerinizle geldiniz.
Karanlık çöktüğünde aldınız koynunuza.
Gün ağarmadan sattınız bir başkasına.
Hayatı eklediniz kadın sıfatıma.
Ağladığım gecelerde ki hiç ağlamam ben,
Somurttunuz karşımda.
Kan renginde ağlamaklı bedenim başucunuzda.
Yine sustunuz.
Şimdi konuş demeyin.
Ne kolumu kaldıracak kadar dermanım var ne omzumda sizi taşıyacak sızım.
Yalnızlığınız sinmişken üzerime, uğramayın sokaklarıma.
En sevdiğiniz renklerle gömün beni.
Damsız girilmez yazılarının bir köşesinde omzum açık, kolunuza taktığınız ben,
Toprağın karanlığında savaşıyorum şimdi.
Adım kadın ve sıfatım hayat artık.
İki kelime.
Cümleleştirmeyin üzerine döl fışkırttığınız yataklarda.
Uzak… çok uzak ve bilinmedik bir şehrin kör kuytu yerlerinden geliyorum.
Dönüşüm de oraya.
Derken ‘bir adam çıkıyor yalnızlığımda’ demek isterdim yazdıklarımda.
Dokunaklı bir vasiyet değil bu.
İpin ucunu eline bağlayacağım biri yok.
Karanlık ve samimi.
Gözbebekleriniz kadar.
Tel kadar içten bağlamaya değen el.
El kadar dışta bağlama.
Benim olmamış benlere içmeli.
İçiyorum kimsesiz ve yılgın yağmurlarda.
Üflüyorum tanımadığım adamın ısmarladığı nargileyi.
Vanilyalı, hoş… ama bitiyor.
Biter diyorum.
Para kokulu sevdalar sunuyorsunuz sabah akşam.
Ben kolumu kaldırıyorum omzumu açarak.
Diyorum ki başlamak önemli bir yerden.
Sıfatı hayatlaşmış bir adamın dudaklarında buluyorum kendimi.
Halıdaki desenleri saymak yerine galiba ilk kez adamın sözlerine bakıp, gözlerini dinliyorum.
Yorgun bir kalabalıktan geliyor ‘Hayat’.
Dinlenecek bir yer ararken başa sarıyor yorgunluklar.
Zamanın birinde diye başlıyor bir masalı anlatmaya.
Nefes almadan anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor.
Uyumuşum.
Öyle çok uyumuşum ki masallarınızda 10 sene sonrası uyanmışım.
Gördüğüm herkesi hep ‘o’ sanmışım.
Bulamadım.
Gözlerim kapalı şarkı söylerken ben bir gün, cümbüşte boğulup ölmüşüm.
Kanuna gömmüşler bedenimi.
Öldükten sonra bir adam gelmiş gömüldüğüm kanuna.
‘Farzet’ demiş kanun.
Yasak elmaya dokunmuşuz ya zamanında.
Çürüyoruz o büyük yangında.
10 sene daha yaşasaydım ne olurdu demedim hiç.
Son kez kolumu kaldırdım ve omzumu açtım.
Hayatlaşmış adam geldi omzumu kapadı.
Ömrüme 10 sene daha katamazdı.
Ben çektim onu yangına.
Günahkarım ve el tutmak bilmez bedenim.
Zamanın birinde diye başladım masala.
Sonu gelmedi diye attım çöpe.
Uyudu, uyudu, uyudu.
İşte bu oldu masalın sonu.
Son.