Edebi

Çavdar Tarlası

Dalmaçyalılara bayılıyorum. Sahiplerini de çok severim aslında. Önceden ne köpeklerle ne de sahipleriyle ilgili pek bir bilgim yoktu, hâlâ da çoğu şeyle ilgili bir bilgim yok aslında, sadece buğulu renklerle bezenmiş, zihnimde çok berrak olan bir geceyi hatırlıyorum – tarif etmemi isteseniz, bunu bile yapmakta zorlanırım sanırım.

Bir yaz akşamı, saatimin bozuk olup olmadığından şüphe ediyordum. Gökyüzü hiç kararmamıştı. Sanki gökyüzü hep kararmak zorundaymış gibi – size dedim ya, dalmaçyalı bir köpekle tanışmadan önce epey çekilmez, soluk bir yetişkine benziyordum; durmadan saatlerini kontrol eden, koşuşturan… Her neyse. Gökyüzü pembemsi, turuncu ve mavi bir hâl almış yumuşak bir şekeri andırıyordu – böyle yerlerde yıldızları da görebilirsiniz aslında, nereye bakarsanız bakın, hepsi kocaman ve parlaktır. Böyle bir akşamda saatiniz on saat geri ya da ileri gitse de ne fark eder ki.

Hiç sevmem bu kadar güzel akşamları. İnsan bir kere böyle muhteşem akşamlara tanık oldu mu sonrasında hep mutsuz olur, bilirim. Evine gidip de penceresinden yıldızları göremeyince içini nasıl sıkıntı, dehşet, mutsuzluk basar anlatamam. Bu felaket kötü bir şey. Düşünsenize, bir gün pembe bir gökyüzünün altında kayan yıldızları izliyorsunuz, öteki gece mesai bitimi, gecikmiş bir hâlde, iş yerinizden evinize koşarken kapkaranlık gökyüzü yarılıp üstünüze başınıza acayip gıcık bir yağmur yağıveriyor. Böyle olunca da siz hayatınızdan ve kendinizden nefret ediyorsunuz tabii, devamı da öyle geliyor. O yüzden arkamı dönüp çamurlu bir patikada yürümeye başladım; buralara yakın bir yerde çok ıssız bir çavdar tarlası olduğunu biliyordum. En azından çok karanlık değildi, ben de tarlayı görünce çok sorgulamadan kendimi çavdarların arasına bıraktım. Çavdarlar ne çok yumuşak ne de pek keyifli değiller. Bu yüzden oraları seviyorum sanırım – çavdarların ne işe yaradığını hiç anlamam. İşlem görmeden, un, ekmek falan hâline gelmeden demek istiyorum, kim çavdarı ne yapsın. Sonra gözlerimi kapattım. Bu beni her seferinde çok korkutur işte, görüp görebileceğiniz en karanlık gece, göz kapaklarınızı kapattığınızda karşılaştığınızdır. Etraf sessizleşir, renkler uçup gider, ne olduğunu bile anlamazsınız. Sonra aklınız milyon şeyle dolar. İsteseniz de kontrol edemezsiniz.

Bir kar meleği gibi açtığım kollarımda, yumuşak bir şeylerin dolandığını hissettim; nefes titreşimleri, nemli bir burun. Gözlerimi açıp kollarımı hızlıca çektiğim anda bunun kocaman bir köpek olduğunu gördüm: simsiyah gözleri parıldayan, harikulade bir dalmaçyalı. Yavru bir ineğe benzettim. Önüme oturdu, uzun dili dudaklarından sarkmış bir vaziyette deli gibi kuyruğunu sallıyordu. Hafifçe başını okşadım, ıslak burnunu tekrar avucumun içinde gezdirmeye başladı. Çavdar tarlalarında böyle tuhaf şeyler olur. Siz yine de unutmayın, her dalmaçyalı köpeğin bir sahibi vardır, neredeyse. Sessizliği yaran güçlü ve uzun bir ıslık duyunca dalmaçyalı burnunu hızla avucumdan çektikten sonra şimşek gibi hızla koşmaya başladı, upuzun çavdarlar arasında yok oldu. Ayağa kalktığımda çavdarların diz boyumu geçtiğini ilk defa fark ettim, köpeğin sahibini görebilmek için etrafıma baktım. Minik bir top gökyüzüne doğru fırlayıp çavdarların arasına düştü; çok uzağımda değildi, genç bir çocuktu oradaki. Başında hasırımsı bir şapka, dağınık saçlar, epey uzun boylu. Rastgele çavdarların içinde yürüyordu, köpeğine top atıyordu arada bir. Hiç hareket etmeden durdum, o kadar keyifliydi ki. Kim bilir kaç kez top çavdarların arasında bir başka yere düştü ve köpek tarafından yakalandı.

İyice uykum geliyordu ki bir müzik sesi duydum: nasıl tarif etsem; kovboyları, sıkıcı kasabaları, renkli gömlekler giyinen ihtiyarları andıran bir bar müziğine benziyordu. Sıcacık sesli bir adam, arada bir şu sözleri yineleyip duruyordu:

“Gitmeye şansımız olsaydı oraya,
Seninle sonsuza kadar koşardım…”

Bir ara köpek patilerini çocuğun omuzlarına koydu, iki patisinin üzerinde ayakta öylece durdu. Çocuk köpeğin başını okşayıp tüylerini dağıttı, uzun süre öyle şakalaştılar. Bir ara çavdarların içine devrildiler. Şimdi onları göremesem bile orada ne yaşandığından şüphe duymaksızın emindim. Köpeğin yumuşacık başı çocuğun göğsünde, tam kalbinin üzerindeydi.

“Gitmeye şansımız olsaydı oraya,
Seninle sonsuza kadar koşardım…”

Köpek koşmayı bırakınca tarla biraz daha sessizleşti, artık tek duyduğumuz hafif bir yaz melteminin çavdarları oynatarak çıkardığı hışırtı ve çocuğun açtığı şarkının sesiydi. Orada öylece uyusam ve belki de hiç belli etmeden biraz daha onları izlesem, hiç sorun çıkmazdı. Bu havada hastalanılmazdı, eve geç gidince kimse de pek umursamazdı. Yazları böyle olur, gerçekten, kimse kimseyi umursamaz işte. Oysa ben kalktım, saçlarıma yapışan yaprak ve tozları ayıkladım, sonra tarladan dışarı çıkmak için yürümeye başladım. Uzaklaştığımda bile müziğin sesi hafiften duyuluyordu. Yine de içimde beni burayı terk etmeye zorlayan çok güçlü bir his vardı, sanırım sonunu görmemek için. Bu güzel rüyayı terk etmemek için; çocuğun ve köpeğinin, tarlayı terk ettiğini görmek istemediğimden. Sonra kim bilir, belki çok varlıklı bir ailesi olduğu için buralardan uzaklaşıp şık bir cipin içinde şehre doğru yol alacaktı ya da çok yoksul olduklarından ailesine yardım etmek için geceleri de çalışmak zorundaydı ve içinde habire sigara içilen, durmadan tütün, ter ve alkol kokan bir kasaba barında garsonluk yapmaya gidecekti. Ya da evi bile yoktu. Lisede edindiği fena arkadaşları vardı ve bir benzin istasyonundaki zavallı bir marketi soyacaklardı. Daha kötü ihtimalle zavallı çocuğun köpeği çok hastaydı; yarın, öbür gün ölecekti ve bu yüzden son kez köpeğini mutlu etmek istemiş, buraya getirmişti onu. Ya da çocuk çok hastaydı ve yarın öbür gün o ölecekti. Allah bilir. Hiçbirimiz tahmin edemeyiz.

Orayı terk etmemin nedeni, hikâyesinin bundan sonrasını gerçekten hiç mi hiç merak etmediğimdendi zaten. Aklımda ona ve köpeğine dair tek bir şey kalacaktı… Sadece ay ışığı altındaki o çavdar tarlasına ait olmalarını istedim ve nahoşça şarkı söyleyen o adamın sesine, güzel bir yaz akşamında. Herkesin peşinden koşmak zorunda oldukları işleri, onları korkutan sorunları, uymak zorunda oldukları katı kuralları, saatlerce sıkışıp kaldıkları ışık almayan odaları vardı ancak bu ikisinin yoktu, hep öyle düşünecektim. Yağmur yağdığında da, çok felaket bir zaman geçirdiğimde de… Ne kadar kötü bir vaziyette olursanız olun, sizinle aynı gökyüzünün altında yaşayan, hep dertsiz ve mutlu olan bu ikisini öyle bir hâlde düşlemek kimi mutlu etmez ki! Tek ait oldukları yer o güzel gecede o güzel yerdi, ne olursa olsun. Dünya’yı ne felaketler götürürse götürsün, insanlar ne kadar çekilmez olursa olsun… Ah, ne çok seviyorum dalmaçyalı köpekleri ve sahiplerini.

Dediğim gibi, böyle güzel şeylerden bahsedince insanın morali bozuluyor bir süre sonra. Lanet olsun ki doğru bu. Yemin ederim, şansım olsa, tüm çocukları ve köpekleri alıp buraya getirirdim. Pislikten ve kalabalıktan uzak, sonsuza kadar burada saklanabileceğimizi bilsem, gerekirse buraya ulaşabilmek için sonsuza kadar koşardım. Aynı şarkıda söylediği gibi. Sıcak çavdarların üzerlerine sırtlarımızı verirdik, ne kadar zaman geçtiğini hiç dert etmeden pörtlek pörtlek parlayan yıldızları sayardık. Tek düşündüğümüz dalmaçyalı köpeğin sahibinin açtığı şarkının sözlerinin ne anlama geldiğini yorumlamak olurdu, bir süre sonra onları da ezberlerdik, istemesek bile ağzımıza yapışırdı. Aynı mutlu insanlar gibi. Sonunu hiç düşünmeden. Dediğim gibi, böyle bir gecede saatiniz ister bozuk ister çalışıyor olsun, ne fark ederdi ki.

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *