Standart bir yaşam koşulu oluşturmak için bu kabileye bir düzen gerekiyordu. Sade, yeniliklere açık bir kabile olacaktı bu. Balta girmemiş ormanlara balta girecek ve nihayetinde kentleşme başlayacaktı. Bu konuları görüşmek üzere kabilenin de gelenleri toplantılarına başlamışlardı bile…
– …artık gök tanrısına inanmayan bir halk karşısındayız. İnandırıcılığını kaybetmeyen tek tanrılı dinler var. Faydaları birbirine yakın. Bu halka yeni bir din vermeliyiz.
+ Fakat nasıl olur? Uzun süren zaman sonrasında din değiştirmek kolay mıdır?
– Orası tartışılır. Ancak dikkat etmemiz gereken bir durum daha var. Diğer kabilelerin dinlerinden farklı bir din kullanmalıyız. Araştırmalarıma göre, dini aynı olan toplumlarda da birbirlerini sömürme davranışları sergileniyor…
+ Bak çocuk. Gördüğüm kadarıyla, medeniyet adı altında aynı bizimkisi gibi halka görevler dağıtılıyor. Biz avcı diyoruz onlar “makam-ı avcı”. Ona göre ücret ödüyorlar. Biz ise paylaşıyoruz. Aç kalan olmasın diye didinmek nerede, daha fazla para kazanmak için didinmek nerede? Bana öyle bir din getirin ki, insanların yaşama koşullarını eşit hale getirebilelim.
– Efendim, burada her ne kadar eşitlenme olsa da, sizin ya da falcının yeri farklı olacaktır…
+ Doğrudur.
– Ya insanlar eşitlenince saygı göstermeyi bırakırsa?
+ Bu ne cür’et? Sakın ha bir daha böyle bir öneriyle karşıma çıkma! Para getir bu kabileye. Parayla yaşamaya başlasınlar. Zannediyor musun hepsi aynı işi yapabilecek ve aynı miktarda kazanabilecek? Ben onları eşit şartlarda yaşatmak istiyorsam, bu benim iyiliğimden gelir. Bırak hepsi yansın o zaman. Evet, nanköre hizmet etmektense onları canlı canlı yakmayı seçiyorum.
– Efendim?
+ Sen ne sanıyorsun insan yönetmeyi? Bunlar nankör varlıklar! İyiliğin sonunda çelme takacak kepazeler!
– Peki, ne yapmalıyız?
+ Onları eşit şartlarda yaşatalım, ancak bizim makamımızı tanısınlar. Bunu gerçekleştirdiğimizde tek bir insan bile karşıma dikilirse tut beni. Tutmazsan, hepsini ateşe atmış olacaksın…