Yüzlerce sayfalık romanları, birbirinin ardı ardına soluksuz okunan uzun hikâyeleri ve süregelen anlatılarıyla bilinen Haruki Murakami, Tuhaf Kütüphane’de okura alışılmışın dışında, kısa, resimli bir novella sunuyor. Bu novella, tekinsiz bir peri masalının Murakami’nin o kendine has tuhaflığında vücut bulmuş hâli, adeta.
Kahramanımız olan küçük bir çocuk, her zaman uğradığı kütüphaneye giderek eski zamanlardaki vergi sistemleriyle ilgili bir kitap okumak ister. Özel olarak bu konuda bilgi edinmek için yanıp tutuşmamaktadır ya, ansızın bu konuya ilgi duymuş, doğal olarak da merakını giderecek yolun kütüphaneden geçtiğine karar vermiştir. Başlangıçta son derece makul ve masum görünen bu istek, orada karşılaştığı ürpertici bir kütüphaneci ve ardından kendisini bulduğu bodrumda, gizli geçitlerde biçim değiştirir ve zavallı kahramanımız kendisini dışarıdaki normal dünyayı tamamen geride bırakmış hâlde bulur. Labirenti andıran koridorlar bir odaya çıkar ve burada ondan tek bir şey beklenir – öğrenmesi. Önüne konan kitap yığınını tüketmesi ve bunu bir an önce yapması istenmektedir, hem de feci bir sona doğru adım adım gitmesi için.
Hikâyeye bir adım geri çekilip baktığımızda, diğer eserlerinde olduğu gibi Murakami’nin burada da yan karakterlere yüklediği sembol ve anlamlar ilk anda rastgele olarak algılanabilir. Çocuğun burada karşılaştığı Koyun Adam ve Konuşamayan Kız karakterleri, onun kendisini bulduğu durumun sürrealliğini pekiştirmekte ve hikâyenin ilerlemesinde kilit rol oynamaktadır. Üstelik, karakterlerin de ima ettiği gibi, her biri kendi dünyalarında var olmaktadır ve yollarının kesiştiği tek yer de ana karakterin esaretidir.
Ekspresyonist bir anlatıma sahip olan bu novella, sıcak bir başlangıçtan sonra hızlıca ton değiştirmekte, sayfaları çevirdikçe daha da “tuhaf”laşmaktadır kısacası. Dozunda bir gotiklik, karanlık ve Murakami’nin tüm bunları okura sunarken sergilediği zarif duruş, bu novellanın en belirgin özellikleridir. Üstelik, hangimizin kimin dünyasında var olduğunu ve gerçekliğin hangisi olduğunu kim bilebilir? Böylece okur, hangi dünyanın gerçek olduğunu, hangisinin hayal olduğunu Murakami’nin labirentinde kendi kafasında sorgulamaya başlar.