Edebi

Fotoğraftan Kaçan Çocuk

Onu ilk gördüğümde, alçıyla sıvanmış duvara asılı çerçevenin çivisine tutunmuş, aşağı inmeye çalışıyordu. Yeşil naylon ayakkabılar giydiği ayaklarını çerçeve camında sağa sola sallayarak, inmek için ayaklarını yerleştirebileceği bir çıkıntı arıyordu.

Duvara dayanmış sandalyeyi çerçevenin altına doğru ittim. Teşekkür ederek atladı sandalyenin üzerine. Siyah önlüğünün eskimekten yok olmuş fırfırlarını, debelenirken belinden kayan, arkası damarlı taşlara oturmaktan aşınmış kırmızı kadife pantolonlarını düzeltti. Birbirinin önüne atarak sektirdiği ayaklarının ritmine uygun bir şarkı tutturarak çıktı odadan. Dönüp odadakilere baktım. Onların bir şey olmamış gibi sohbete devam etmelerinden, çerçeveden çıkan çocuğu görmediklerini anlamıştım.
Çocuğun peşinden dışarı çıktım. Kar öyle güzel yağmıştı ki her yer bembeyaz olmuştu. Üzerinde küçük çocuğun ayak izlerinden başka hiçbir şey yoktu. Onunkileri bozmadan yürümeye başladım. Ayak izleri köye on beş dakika mesafedeki köy okulunun önünde, başka yönlerden gelen izlerle karışmıştı.

Bir süre okulun etrafında gezindikten sonra pencerenin önünde durdum. İçeride bir sınıf dolusu çocuk, uçlarını sivrileştirdikleri kömür parçaları ile önlerindeki kağıtlara öğretmenin tahtaya yazdığı harfleri geçiriyordu. Biraz önce çerçeveden düşen çocuk, zar zor görülecek şekilde durduğu kapının arkasında öğretmeninin kendisini fark etmesini bekliyordu.

“Gel kızım, neden orada bekliyorsun?”

Utana sıkıla girdi sınıfa. Elleri, yüzü soğuktan kızarmış, derse geç kalmanın verdiği mahcubiyetle öğretmenine bakıyordu.

“Şöyle sobanın yanına geç, çoraplarını çıkarıp soba teline as kurusun, ellerini de ısıt, sonra gelip yazarsın tahtadakileri.”

Çocuk, önce naylon ayakkabılarını çıkardı, içine dolan karı silkeleyip ters çevirdi. Sonra da ıslak çoraplarını çıkarıp soba teline öteki çorapların yanına astı. Çoraplara yapışan kar eridikçe harlanan sobaya dökülüyor, coslayarak yok oluyordu. Başımı biraz daha kaldırıp çocukların beyazlayıp buruşmuş çıplak ayaklarına baktım. Kanı çekilmiş sıska ayakları, kömür tutmaktan uçları kararmış parmakları, birbirine karışmış, keçeleşmiş saçlarıyla çocuklar, sınıfın içerisinde bir belirip bir kayboluyordu. Ta ki içlerinden birinin sesiyle asıl misafir olanın, onların zamanına sızanın ben olduğumu anlayıncaya kadar seyretmiştim onları.

“Öğretmenim, pencerede bir şey var.”

Çocukların, kocaman meraklı gözleri bana döndüğünde ne yapacağımı bilemez hâlde, olduğum yerde kalakaldım. Çocuklar çoktan pencereye doluşmuş meraklı gözlerle beni izlemeye başlamışlardı.

“Çok güzelsin sarı kuş!”
“Çocuklar o bir dilek kuşu, dileklerinizi ona söylerseniz gerçek olur.”

Sobanın yanında ayağa kalkmış, diğer çocukların arkasında, sesini bana duyurmak için var gücüyle bağıran küçük kızın dileğinden uçup çerçevenin önüne düşmüştüm.

“Resimli kitap istiyorum sarı kuş. Resimli kitap gönder bana. Kırmızı, mor, yeşil olsun resimleri. Unutma resimli kitap istiyorum.”

Küçük çocuk fotoğraftan kaçarken arkasında bıraktığı gölgesi, dilek kuşunun dikkatini çekmek için kocaman açtığı kollarını sallıyor, yukarı doğru zıplayarak dileğini duyurmaya çalışıyordu.

Previous Article
Bölmüşüm Kederimi
Comments (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

BİR KÜÇÜK NOT
Dergimiz şu an sadece internet üzerinden yayımlanmaktadır. Kağıt kokan bir dergi olmamız için sponsorluk desteği sağlamak istiyorsanız, lütfen iletişime geçin: info@rihtimdergi.com
BİZE KATILIN

Demlik bölümüne, belirlenen tema ile ilgili Öykü/Deneme/Şiir türlerindeki yazılarınızı 20 Mayıs’a kadar gönderebilirsiniz.

35. sayı için tema: “Hedef”

Ekip sayfasından iletişim adreslerini öğrenebilirsiniz.

Detaylı bilgi için tıklayınız.