Sinema

Başkalarının Hayatı (Das Leben Der Anderen)

”ZAMAN ELBET GEÇER, DEVRAN BİR GÜN MUTLAKA DÖNER!”
İÇİMİZE UMUT TOHUMLARI EKEN FİLM

Giriş

Das Leben Der Anderen, 2006 yılında Florian von Donnersmack’ın zihninden fırlayıp Alman sinemasının en güzide örneklerinden biri oldu. Aynı yıl, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını alarak dikkatleri tamamen üzerine çekti ve geçtiğimiz yıllar içinde değerini yitirmemiş, yitirmeyecek olan bir başyapıta dönüştü. Tamamen kişisel gözlemime dayanarak söylüyorum; elimden geldiğince birçok kişiye izletmeye çalıştım bu filmi. Bizzat izlettiklerim de, benden tamamen bağımsız izleyenler de özellikle filmin dramatik bütünlüğünü oldukça beğendiler. Diğer bir taraftan ise, film özellikle bizler için umut verici bir sonla bitiyor. Belki de bu yüzden dünyanın diğer ülkelerindeki insanlardan daha çok sevdik filmi. Çünkü birçok şey, nasıl oluyorsa bize tanıdık geliyordu.

 

Kim Bu Başkaları?

Film bir STASI[1] ajanı olan Gerd Wiesler (Ulrich Mühe)’in Doğu Almanya karşıtı bir vatandaşı sorgulamasıyla başlıyor. Ardından Wiesler’in derste bu sorgulamayı anlattığını görüyoruz. Aynı zamanda bu kısacık iki sahneden, Wiesler’in ne derece rejime bağlı ve taviz vermez biri olduğunu hemen anlayabiliyoruz. -Wiesler bir geometrik şekil olsaydı kare olurdu.- Üstelik sorgu sırasında yaratılan durum ve kullanılan detaylar filmin ilerisinde karşımıza çıkıyor. Bunlardan birisi şüphelinin oturduğu sandalyenin derisi. -İnanılmaz akıllıca olmasının yanında filmin sonuna doğru ortaya çıkması izleyende ‘hoşlanma’ yaratıyor.- Şüphelinin sorgusu bittikten sonra bu deri alınıp saklanıyor ki herhangi bir firar durumunda eğitilmiş köpeklere koklatılarak iz sürülebilsin.

Artık ‘başkalarını’ görmenin vakti geliyor. Wiesler, Yarbay Anton Grubitz (Ulrich Tukur) ve Kültür Bakanı Bruno Hempf (Thomas Thieme), oyun yazarı Georg Dreyman’ın (Sebastian Koch) oyununu izlemeye gittiklerinde, Dreyman’ın güzeller güzeli karısı Christa-Maria Sieland’ı görüyorlar. Wiesler, duygusal yönden içe kapanık olduğu için Maria’ya karşı oluşan hisleri hayranlık düzeyinde kalıyor. -Ama Bakan Hempf niyeti bozuyor. Ben söyleyeyim.- Oyun sonra erdikten sonra senelerce aklımızdan çıkmayacak bir cümle kuruyor Hempf: “Yazarlar toplumların mimarlarıdır.” Doğu Almanya gibi oldukça tutucu bir rejimde kültür bakanlığı yapan biri bunu elbette tiyatro ve edebiyatı yüceltmek adına söylemiyor. Çünkü rejim için önemli olan şey, farklı düşünmeyen ve otoriteye itaat eden bireyler ve sanatçılar yetiştirmek. Bunun aksi yönde hareket eden sanatçılar ise ‘kara listeye’ alınıyorlar. Kara listeye alınanlardan biri de Dreyman’ın en iyi dostlarından biri Albert Jerska (Volkmar Kleinert). Ama Hempf böyle bir listenin varlığını reddediyor. -Bizim Kültür Bakanlığı da reddediyor böyle bir durumu. Bence de yoktur. Zaten olsa Venedik’ten ve Sundance’ten ödül alan filmlerimizin yönetmenlerine destek vermezlerdi öyle olsa… Zaten vermediler mi? Hadi ya…- Dreyman ve Hempf aralarında konuşurken Maria yanlarına geliyor. Hempf kimseye sezdirmeden Maria’yı taciz ederken Maria’nın buna olumsuz tepki vermemesi hepimizi şaşırtıyor ilk anda. Film biraz ilerledikten sonraysa, kariyerinin biteceği korkusuyla otoriteye yüz veren bir kadın olduğunu anlayıveriyoruz. -İşte gerçek sanatçılık (!)-  Maria ve Hempf arasında oluşan istismar ilişkisine şahit oluyoruz devamında.

Film özellikle bu noktadan sonra ‘ironinin[2]’ kullanımının ne derece önemli olduğunu gösteriyor bize. Wiesler, Dreyman’ın evini dinlerken, Dreyman piyanosuyla ‘İyi Bir İnsan İçin Sonat’ parçasını çalıyor ve çalarken de soruyor: ‘’Bir insan, böyle güzel bir müziği dinledikten sonra kötü kalmaya devam edebilir mi?’’ Wiesler, müzikten öyle etkileniyor ki kolayca fark edebileceğimiz bir dönüşüme giriyor. Bir kanepede cenin pozisyonunda yatarken onun yeniden doğduğunu biliyoruz artık. Filmin henüz başında da sanatın nasıl köşeli hâle getirildiğini, otoritenin sanatı nasıl yönettiğini ve otoriteye karşı çıkanların nasıl cezalandırıldığını göstermişti bize yönetmen. Bunun sebebinin insanın derinindeki nahif duyguları bastırmak, iyiliğinin açığa çıkmasını engellemek, ideolojiye ters düşecek bir fikrin filizlenmesinin önüne geçmek olduğunu da anlamış oluyoruz böylelikle. Wiesler, gerçek sanatın ilk tınısıyla karşılaştığında başka biri oluyordu ve ilk icraati, Hempf ve Maria arasındaki istismar ilişkisini ortaya çıkarmaktı. Böylelikle, Wiesler’in amacının Dreyman’ın suçlarını örtmek olduğunu kolayca fark edebiliyoruz.

 

‘Biz Keyfimize Bakalım’cı Zihniyet

Filmin çözüm bölümüne kadar Wiesler, Dreyman’ın hayatında olan biteni dinleyip yanlış raporlama yapıyor. Kimseyi şüphelendirmeden Dreyman’ın, Maria’nın yaşadıklarından sonra otoriteye karşı çıkışını ironik olarak destekliyor. Hatta Dreyman ve arkadaşları, filmin bir bölümünde dinlenip dinlenmediklerini anlamak için ortaya bir yem atıyorlar. Wiesler yine yanlış raporladığı için sorun çıkmadan Batı Almanya’ya gidip geliyorlar. Sonra Doğu Almanya’daki intihar oranlarıyla ilgili bir haberi Batı Almanya’ya yollama kararı alıp bir daktiloyla beraber kırmızı mürekkep getiriyorlar ve haberi yazıp Batı Almanya’da yayımlatıyorlar. Bu süreçte Wiesler, partinin ileri gelenleriyle yaptığı sohbetlerde partinin tamamen kendi çıkarları için varlığını sürdüren, lüks içinde yaşayan bir yapı olduğunu iyiden iyiye fark ediyor. Dahası, onların her şeyi kendi keyifleri için yaptığını öğreniyor. -Her şey ejder meyveli smoothie içmek için anlıyor musunuz? – Bu da içten içe ideolojik bir ikileme itiyor onu. Ahlaki olarak ortalamanın üstünde olan bir kişi olarak, hakkaniyeti, ideolojiye olan bağlılığını geçiyor. Filmin çözümüne giden yol da böyle açılıyor. Aynı zamanda bu tip baskıcı ideolojilerin de nasıl yıkılacağının göstergesi oluyor bize. Tüm kötü işlenen sistemlerde öncelikle bürokrasinin vicdanlı tarafı, sistemin geleceğinde önemli rol oynuyor. Eğer bürokrasi de sistem kadar kirlenmişse, bu kez kötü gidişata dur demek gittikçe güçleşiyor. Aslında her distopya, sıradan bir insanın kendisini kahramana çevirebilmesi için fırsat oluyor. Wiesler de bu fırsatı, karakterli ve hakkaniyetli biri olarak kullanmaktan çekinmeyerek başkalarının hayatı için kendini feda ediyor. –Dostoyevski’nin de dediği gibi: ‘’İnsan kendisini feda etmekteki mutluluğu başka hiçbir şeyde bulamaz.’’-

Daktilonun izi sürülüp Dreyman’dan şüphelenildiğinde ev aranıyor ancak evde, bir kapı eşiğinin zeminine saklandığı için bulunamıyor ve Maria sorguya alınıyor. Filmin başında gördüğümüz o sorgu kuralları Maria için esnetiliyor. Ancak Maria konuşmak yerine, düzen tarafından zarara uğratılmamak adına yeniden bedenini ortaya koymaya yelteniyor. Sonuç olaraksa kabul edilmiyor ve Wiesler mutlaka konuşturmak için sorguya oturuyor. Sinema sanatında ironi kavramının gerilimi ve heyecanı ne kadar yükselttiğine bu sekansta yeniden şahit oluyoruz. Seyirciyle beraber her şeyi bilen Wiesler’in karşısında hiçbir şeyden haberdar olmayan koca bir ülke var. Biz de Wiesler’le beraber yüceleşiyoruz böylelikle. Yönetmense ironiyi kullanarak ‘’Siz olsanız ne yapardınız?’’ sorusunu sorduruyor izleyiciye. Bu önemli bir eşik. Doğru olanla, bencil olan arasında seçim yapma anı çünkü. Bencilliği kötü anlamda kullandığımı düşünmeyin. Ama izlerken bencil olanların ‘keyfimize bakalım’ ideolojisi olduğunu göz ardı etmeyin. Dolayısıyla, burada seyircinin vereceği karar, anlatı boyunca yakaladığı özdeşliğin kırılması ya da kırılmaması seçeneğinin izleyicilere bırakılmış olduğu bir an.

 

Sonuç

Daktilonun yerini öğrenen Wiesler ‘yapması gerekeni yaparak’ hikâyeyi çözüme ulaştırıyor.  Zaten spoiler içeren yazımda, filmin en can alıcı kısımlarını izleyenlere bırakmak istiyorum. Yine de finaline dair söyleyebileceğim bir şeyler var. Film Doğu Almanya döneminde geçiyor ve Doğu Almanya’nın yıkıldığını hepimiz biliyoruz. Filmin sonunda da olan bu. Tabii ki bunu sağlayan direkt olarak Wiesler değil. Peki Wiesler’in önemi ne? Wiesler, bu distopik dönemlerde dönüşmemiz gereken kişi. Sisteme, düzene, ideolojiye vs. olan bağlılığımızın haksızlık karşısında bir anlam taşımaması gerektiğini söyleyen kişi. Hatta gerekirse, başkalarının hayatı için kendimizi feda etmemizi öğütleyen karakter. Çünkü bu korku toplumları ancak vicdan ve hakkaniyetin ağır basmasıyla yenilgiye uğratılabilir. Filmi belki diğer ülke insanlarından daha çok sevmemize sebep olacak duygusal nokta bu. Hepimizin vicdana, barışa, özgürlüğe hasret olduğu bu günlerde, bu kötü günlerin biteceğine dair umut tohumları eken filmlerden biri Das Leben Der Anderen. Zaman elbet geçecek ve devran bir gün dönecek. Bir gün tüm dünyada iyilik ve vicdan, iyi ve vicdanlı insanlar sayesinde mutlaka kazanacak.

 

 

Dipnot

  • Ministerium für Staatssicherheit (MfS /Devlet Güvenlik Bakanlığı) özellikle Stasi (Staatssicherheit birleşik kelimesinden dolayı) olarak bilinir, Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin güvenlik ve istihbarat organizasyonudur. Stasi Doğu Berlin’den yönetilmekteydi. Lichtenberg şehrinde geniş kapsamlı bir komplekse sahipti, bunun dışında şehrin muhtelif yerlerinde değişik komplekslere de sahipti.

Kaynak: https://www.turkcebilgi.com/stasi

  • Durum İronisi: Karakterlerin olayı nasıl gördüğü ve olayın gerçekte nasıl olduğunu anlatan ironi.
  • Dramatik İroni: Seyircilerin olayı karakterlerden çok bildiği durumlar.

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *