”Hiçbir ışık bir kadının aşıkken farkına varmadan saçtığı kadar parlak değil, hiçbir ışık aşık bir kadının kararları kadar hızlı değil ve hiçbir ışık bir adamın ruhunu aşık bir kadının bakışları kadar aydınlatmaya muktedir değil. Bu yüzden avlıyorum onları ışığı görmek ve emmek için…”
ZAHİR’in hikayesi.
Işığı ilk gördüğünde yaşı küçüktü Zahir’in, gördüğünün ne olduğunu tam olarak anlamlandıracak kadar büyük değildi yahut, ben diyeyim on sekiz, olsun olsun yirmi. Kendisine sorsan;
”Bi’dakka bi’dakka, Şule her şeyin ilki ve başlangıcıdır hakkını yemeyelim kızın!”
Zahir korkar kızların hakkını yemekten , hani elinden geleni de yapar kimseyi incitmemek için kulun hakkını teslim etmek gerek.
”Niye bıraktın şule’yi?”
”Güzelim! bastım gittim yurt dışına yaşım yirmi çok ağladı ‘gitme’ diye, canım ya ne saflık, geri geldiğimde Şule filan kalmamıştı, aslında vardı ya Şule, ışık kalmamıştı. Kızgındı, kırgındı ve ışık kalmamıştı!”
”Rahat durmamışsındır sen! Sökmüşsündür fince’yi flemenkçe’yi…”
Güler Zahir, ben böyle söyleyince gülünce gözleri kısılır. Gülünce gözleri kısılan adamlar iyidir. Susmam ben;
”Sen git envai çeşit dil öğren, dön kızda ışık yoktu de! Ne güzel dünya bu be!”
”Bir duble daha içer misin?”
”İçerim, anlatsana ortaya karışık avrupa birliğinden sonra ne oldu?”
”Kızlar, kızlar daha çok kızlar, tek gece üç gece en fazla bir ay, her erkeğin geçirdiği yaşasın seks! evresi işte!”
”Bolluk azizim! şımartmış seni! küçümser gibi söyledin şimdi o devreyi”
”Yok be! küçümsediğimden değil, hepsi de iyi kızlardı ama sabah uyanınca çoğunun yüzünü bile hatırlamıyordum… Oldu mu? Oldu. Yaptın mı? Yaptım ama o kadar. O dönemde ihtiyaç deyip geçiyorsun herkes razı, sorun yok.”
”Peki ya ışık?”
”Müge’nin anasına kadar ışık aradım durdum, sonra… Işık yoksa yok! İyi kız, hoş kız, birlikteyken sıkılmıyor canımız, yaşam alanıma da müdahale etmiyor, eğitimli kültürlü, kalmadı kanın deli akması filan, zaten yaş olmuş otuz iki; ben Müge’nin anasını sevdim, bu yüzden Müge var zaten ben o kızı sevdim.”
”Savunmaya döndün; kızağa çekilmiş evliliğini anlatırken, gol atmayacağım defansa gerek yok! Çünkü bu ofsayt olur, hakem gol saysa da ben saymam ama bir şey söylememe izin ver, senin bir kılçığın var bu konuda kıpırdandıkça batıyor canına, ben görebiliyorum bunu ta buradan! Ne olduğunu az çok tahmin de ederim ama kılçığın canına battığı sensin, ben değil sen söylemelisin!”
Zahir bazen bana yaratıkmışım gibi bakar, tuhaf bir hayret ışıltısı geçer gözlerinden. Bu; sen haklısın demektir, bunu nasıl anladın demektir, ben susarım böyle zamanlarda, nasıl algıladığını bilmediği şeyleri başkasına açıklayamaz insan.
”En iyisi bu dediğimin bu hale gelmesi! Bu da gol değilse gol ne?”
”Gol olduğunu herkes öğrenmesin diye mi? boşanmıyorsun ayrı yaşıyorsun sen bunca zamandır!!”
”Hayır. Koruyor beni gereksiz, hayatı zehredecek tartışmalardan konuş…”
”Avlanırken, avladıklarının şerrinden! Işığın zehrini yiyip iflah olan var mı dünyada? Ben rastlamadım, bu olmadığı anlamına gelmiyor tabi ama insanlar aklı akılcılığı mantığı yüreğe anlatamadıklarının farkına varmadan ölüp ölüp gidiyorlar. Bunu yapmak yaşamın gerekliliği gibi dursa ve metazori olsa da iç ses sürekli fısıldıyor… Düşün! Herkes için mantık ve akıl timsali bir adamsın ama özün içeride sızlanıyor; ben tam değilim ah! Yardım et! Bilince çıkan istek senin avlanmana sebep. Ağ atıyorsun herhangi bir sebeple ilgini çeken herhangi birine sonuç; hah! Ağa her zaman ızgarası, tavası, buğulaması yapılacak balıklar takılmıyor işte! Bazen yenmeyecek ama atmaya da kıyamayacağın bir şeyler de takılıyor! Avladıklarınla biraz takılıyorsun sonra bitiyor çünkü her balık yenmeye mahkum… Kazan kazan eli! Canım ya ne tatlı argüman! Sorun şu ki; olan kızlara oluyor sen aradığın ışığı gene bulamadığını anladığın anda masadan kalkıyorsun, kesinlikle çok zarif yapıyorsun oyunu terk etme işini ama bu değiştirmiyor ki olan biteni… Seninle ilgili kısımda ise sorun doğa; fazla vaktin kalmadı doğa fısıldıyor bunu sana yaş olmuş elli birlikte bir bardak çayı, kahveyi, içkiyi huzurla yudumlayacağın öteki; hala yok! Bulsan aynı zehri içecek misin kana kana? Emin de değilim; bunca yıllık yalnızlık, ıssızlık ve gerçekte kimse ile paylaşmadığın yaşamında var olmaya çabalamak kızı çok zorlar. Sen; hem zehri istiyorsun hem dozunu kendin ayarlamak istiyorsun çünkü. Mar sahibi ‘seni de arada görürüm, ben buyum’ klişelerine fazla katlanmaz ve kaybeder aradığın o ışığı-zehri anlatabildim mi? Yoksa çok içtim çenem düştü canını mı sıktım?”
”Canımı sıkmadın ama bunu böyle bütün dinamikleriyle nasıl bilebilirsin ona hayret etmekteyim, evet bu gün bana çay içki koyan ellerin yarın olmadığımda bir başkasına aynı şeyi yapacak olması zorluyor beni ama bu, denemiyorum demek değil.”
”Ohoo! Paşam sözünü kestim ama sadakat konuşacaksak sınır çizgilerini çizmemiz lazım nerede ne kadar sadakat?Senden sonra bile yasını tutacak kız arıyorsan o dediğin yeryüzünde nadir rastlanır bir hal, firavun musun? Sen eks olunca seninle karılarını da gömelim! Ve şu dinamikleri bilmek mevzusu; belki ben de küçük yaşta yemişimdir zehri, görmüşümdür ışığı ve tüketmişimdir ömrü kaybettiğimin büyüklüğüne yanarken! Bu yüzden görebiliyorumdur ve bilebiliyorumdur seni hayrete düşürecek kadar ayrıntı ve ayrıntılı. Işık dişilikle erkeklikle ilgili değil, olan şey ile alakalı; bakışla, gülüşle, sözcükle beslenen içten gelen bir şey. Dişisi-erkeği yok. Işık var, eşleşme var, zehri yemek var vurgun gibi, sonra baş edememek var, hayata yansımaları var, var da var! Ha! Dönersek sadakat konusuna yaşadığımız zamanın en zor konusu, sen ve sadakat ise; güldürme beni! Adınız yan yana yazılsa bile eğreti.”
”Haksızlık etme sadakati görünce sadık kalan adamlardanım ben, Müge’nin anasını hiç aldatmadım on iki sene, zordu ama imkansız yok be güzelim!”
”Kızın adını bile söylemiyorsun Zahir; Müge’nin anası! Kılçık çok acıtıyor hala belki de bir bardak çayı, içkiyi onun yanında huzurla içemeyeceğini bildiğin için kızgınsındır ona bunca. Yeri bu, bu kadar payesi; Müge’nin anası daha ne olsun?”
”İnsanı zorluyorsun biliyorsun değil mi? İçer misin bir duble daha?”
”Ben şişeyi de içerim lakin sen araba kullanacaksın, içmiyorsun. Tek başıma içip içip bıdı bıdı yapıyorum, ayrıca bütün fıstıkları da yedin!!”
”Detaycı, analitik, yüksek zeka, dehşet veren bir algı mekanizması, hızlı muhakeme. Zor bir hayatın var değil mi?”
”Yerel maksimumda yalnızlıktan donarak öldüm diyelim, korkunç kısmı ise ölmek değil; yaşadığımı zannediyor herkes! Ve sen! Tanrı aşkına bir ışık üretecine, umduğuna yakınsak bir ışık üretecine rastlarsan; eli kaybetmek pahasına olsun o masadan kalkma. Eli kaybedersin belki ama ışığı görürsün, buna değer biliyorsun. İnsan yalnız yaşamamalı yaşlılığını, biz zavallı fanilerin bir ötekine ihtiyacı var. Güvenebileceği bir ötekine. Bu yüzden rastlarsan eğer, kaybet azizim o eli… Kumarda kaybeden aşkta kazanır da diyeyim bari iyice sevimsiz olayım! Gerçi doğa sana bunca iltimas geçerken lanet de etiketlemiş üzerine; çift açmaz üstelik, hem teorik zeka hem de empati tavan yapmış bünyede, veliaht prens gibi dolanırken ortalıkta; pişir bizi n’olur! diye ayaklarına dolanan balıkların arasında nasıl bulacaksan sen ışığı?.. Zor!”
”Senin deyiminle avlanıyorum! Ama ışık için avlandığımı bu kadar net söyleyen bir başkası olmamıştı.”
”Damdan düşen damdan düşeni görünce tanır ve onlar ilişmezler birbirlerine sadece bilirler birbirlerini ve bu büyük bir lükstür ikisi için de… Şu son kızı harcama bırak eli oynasın sınır ihlaline girse de.”
Gülmeye başladı.
”Bunu kaçıracağını nasıl düşündüm ki!”
”Bilmem ki, fıstıkların hepsini de yedin zaten!”