Evin ışıklarını açma gereği bile duymadan içeri girdi. Kendi tasarladığı evini ezbere bildiğinden evinin çalışma masasına oturdu. Boş boş masaya baktı; kelimeler geçiyordu Matrix filmindeki gibi. Aradan bir kaçına dokunuyor, bir kaçının gitmesine izin veriyordu. Aslında onu anlatan kelimeler buluyor ama ona ait olmayan hecelere tahammül bile edemiyordu, yazar kaprisi işte ; yazdığı hikayelerden başka bir şey yaşasın istemiyordu. Ağzındaki anason kokusunu hep sevdi. Kelimeleri seçerken arada bir ‘hoh’lar, kokuyu içine çekerdi. Çektikçe daha güzel yazdığını düşünürdü, düşündükçe daha çok özlediğini, özledikçe daha çok yazdığını, yazdıkça da özlemini giderdiğini. Tuhaf bir döngünün içindeydi. Lisede öğrendiğimiz karbon döngüsü gibi doğanın kendi devamlılığını sağlaması için oluşturduğu döngüye benzer bir döngüyü kendi yaşamı için oluşturmuştu. En azından öyle düşünüyordu; yoksa her akşam sevdiği için içmezdi. İnsan durup dururken acı çeker mi? Sabah ışığı penceresinden gözünü almaya başladığında masadan kalktı, yatağına sürünerek gitti ve yattı. Yarın akşam yine buluşması vardı; hiçbir zaman onun olmayan bir kadınla. Yarın yine yazacaktı ve o uyuduktan sonra az önce yazdıkları oynamaya başlayacaktı gündüz vakti. O, gece yazar; gündüz ise insanlar oynardı kelimelerden oluşan sonu belli oyunu. Az önce geçmiş, gündüz ise tam anlamıyla başlamamıştı, o yüzden şimdi uyuyacaktı.
***
Bir yazarın hikayesi böyle olmalı gibi geliyor insana. Çok acı çekmeli, çok derdi olmalı, çok içmeli acısından. Dağlara taşlara vurmalı kendini, hayatı normal insanlar gibi yaşamamalı. Yazar acı çekmiş olmalı okuyan biri için. Bir şey olmuş olmalı en azından; yoksa böyle yazamaz diye düşünür herkes. Herhangi bir şiiri,hikayeyi ve ya romanı okuduğumuzda her duygusallıkta aynı şeyi söyleriz “Adam/Kadın ne yaşamış be” tabii ki her şey çok güzelken yazmayabilir insan, ama bazen sadece yazmak ister. Bunu anlamak istemiyoruz. Bir ihtiyaçtır yazmak, aslında bir duygusallık değil. Tabii ki duyguları kullanır ama gözleri yaşlı olmaz yazarken her zaman. Veya yüreği sızlarken anlatmaz çoğu şeyi. Basit düşünemiyoruz toplum olarak ama bazen sadece ister insan. İlla kör kütük aşık, sarhoş veya yalnız olmak zorunda değil. O yüzden yazarlar her zaman yalnız insanlar olmak zorunda değildirler. Aslında genel çerçevede en güzel özeti üstad Sait Faik yapmış “Yazmasaydım delirecektim” bu söz birine isyanı değil ihtiyacına olan isyanı anlatıyor.
***
Şiirlerimi topladığım kitap benim yalnızlığımın eseri değildi. Sadece şiirdi. İnsanlar okusun ve içlerinden bir şeyler bulsun istedim. Yalnız biri değilim. Dostlarım var. Hatta onlar Müsvedde’nin çıkmasına yardımcı oldular. Erkin Gökçe, İsmail Pelenkoğlu ve Ufuk Sarı desteklemeseydi cesaret edemeyecektim belki de. Kitap çıkarken Baran Yıldırım, İrem Kurtuluş ve Mert Cem Koyun olmasaydı sevdiğiniz şiirlerden bazılarını okuyamayacaktınız hatta onlar şiirleri seçmeme yardım ettiler çünkü. Sizin beğendiniz şiirlerden biri benim yıllar önce kaybettiğim ama Mert Cem Koyun’un sakladığı şiirlerden biridir belki. Onların desteği olmasaydı olmayacaktı Müsvedde ve Rıhtım dergisinde yazıyor olmayacaktım belki. Onlara sonsuz teşekkürler. Sonuç olarak; yalnızlık değildir yazmak, sadece ihtiyaçtır ve birinin ihtiyacı bazen başka insanlara da yardımcı olur.