“Belirli bir kara bütünü üzerinde nefes alıp vermekle, karnı doyurmakla, sindiremediklerini dışkılama ile insanoğlunun işi bitmemelidir” önermesini sundunuz mu çevrenize? Ne çok işimiz varmış meğer, sadece ilk önermemizi deşmemiz ve içindekileri uygun etüt ortamında yetiştirmemiz yeterli olacaktır.
Yaratılışın birkaç adım öncesinde dolanmakla başlayalım. Madde ve enerjinin olmadığı dönemlere… Aslında enerji ve maddenin olmadığı dönem derken, bahsi geçen olguların algılanamaz durumda olduğunu, henüz algılanabilir hale bürünmemiş olduğunu belirttiğimizi de unutmamak gerek. Hiçbir şey yokluktan varlığa atlamadığı gibi varlıktan yokluğa da atlayamayacaktır. “İş” değildir bu atlayış yanılgısı. Biz sahip olduğumuz işleri inceleyelim.
Enerji ve maddenin olmayışının iddia edilmesini sağlayan, o algılanamayan ortam (kaos) bulunmaktaydı ve ilk iş algılanabilir hale getirilmesi oldu. Bu iş insanoğluna verilmediği için şükretmeliyiz, mevcut olabilecek en iyi dünyaya bu şekilde sahip olduk.
Algılanan iki olgunun (enerji ve madde) devinimi gerekli bu sistemde… En öz işimiz de bu olsa gerek. Yani, madde enerjiye ve enerji de maddeye belirli bir oranda dönüşerek devinim sağlanmalı. Bu konuyu örneklendirmemiz gerekirse, bir insan doğmalı ölmek için ve bir insan ölmeli doğmak için denilebilir. Hiç şaşmaz bu sistem. Tıkır tıkır ilerler ve herkes de bu durumun farkındadır. “Doğdunuz ve işinizi başlattınız, öldüğünüzde işiniz bitmiş olmayacak ki dirileceksiniz, temel işiniz bu…”.
Peki, yaşama iradesine de sahip olan bu insanın işi, kendiliğinden olup, kendi kısır döngüsüne katılabilecekken, nasıl olur da insanoğlu işçi sayılır? Yani, doğup ölmek işini otonom olarak işleyen bir bedene sahipken, bizler nasıl işçi sayılabiliriz ki? Yaşama iradesine sahipken… Yaşamak isteği… Yaşamak istenilecek bir şey mi yoksa bize verilen iş bu mu?
Yaşamak işini kabul eden her işçi (canlı olan her varlık), işinin gereksinimlerini bilmek zorundadır. Yani sağlıklı bir insanı ele aldığımızda, bakma işlemini otonom olarak yapan insanın işi görmek olacaktır, gördüğünde ise anlama işini başlatacaktır, anlama işlemi sorgulamayı, sorgulama çözüme ulaşmayı, çözüme ulaşma ise anlatmayı, anlatma ise retoriği ve bunun gibi uzun uzadıya yeni işleri doğuracak olan işleri bilmemiz gerek. Size düşen görev tüm bunları isyan etmeden devam ettirmek olacaktır.
İşin getirisi (maaş) ise size sunulmuş olan hayat olacaktır. Yani işinizi yapmaya devam ettikçe bir hayata sahip olacaksınız. Yaşamayan, hiç yaşamamış olan bir insan hayata sahip midir? Bunun cevabını net olarak veremesek de işimizin zorluklarına dönebiliriz.
Örneğin, duygular… Duygulara sahip olan bir bireyin işi, hislerini çeşitli yollarla kendisinden dışarı atma işinin ta kendisidir. Bu işin geneline sanat denir ve paylaşma durumuna ise “şey” dememiz şu anlık yeterlidir. Duyguların dışa vurumu gerçekleşmediği zaman iş tamamlanmamış demektir ve “işini yapmayan maaşını alamaz” mantığı ile o kişinin huzursuzluk çekeceği öngörülmelidir.
Bir yandan da, işçinin aldığı maaşı beğenmemesi durumu vardır. Yaşama işini gerçekleştiren işçimiz kendisine sunulan maaşı (hayatı) beğenmezse iş değişikliğine gidecektir. Peki öz geçmişini gönderebileceği kaç tane daha firma vardır? (Belki de aynı firmada başka bir pozisyon isteyecektir. Kuş olmak, ceylan olmak, kaplan olmak, ağaç olmak vb. Bunların hepsi iştir.)
Son olarak, işçiliğinin farkına varmış olanlardan ve maaşını beğenmeyenlerden birinin (Schopenhauer) etkileyici yorumunu sizlere sunmak isterim: “Hayat, maliyetini karşılamayan bir iştir.”
Saygılarımla.