İlk terazi yaratıldı
sonra da insan.
Tanrı insanı bir teraziden ilham alarak yarattı. İnsanın sol göğüs boşluğuna -tıpkı terazinin sol kolu gibi- kendi yarattığı iyiliği koydu ve bunun insan için yeterli olduğunu düşündü. Yeryüzünün sadece iyilikle yaşam bulacağını düşünüyordu. Sonra insanların duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının hatta ve hatta bakışlarının aynı olduğunu gördü. Milyarca insan yarattığını düşünürken aslında tek bir insan yarattığını geç de olsa fark etti. Bu durum kendisini hiç de mutlu etmedi.; o bambaşka bir insan yaratmak istiyordu. İnsanı farklılaştıracak ve dizginleyecek olan anlamın sorunsuz ve anlaşılmayacak bir ‘denge’ olmasını istiyordu ve artık arayış içerisinde. İyiliği dengeleyecek onu kontrol altında tutacak bir şey yaratmak zorunda hissediyordu kendisini.
Tanrı şimdi de çelişki içerisinde, çözümü bulmuştu ama bunun kendi varlığına uygun düşmeyeceğinden adı gibi emindi. ‘Nasıl olur da kötülüğü kendi ellerimle yaratırım?’ kendisine sorduğu bu hayati soru onu mutlak bir çıkmaza sokuyordu. Gurur duyduğu iyiliği yaratan Tanrı, sonunda iyiliğe kadim ve acımasız bir düşman yarattı artık, kötülüğü yarattı. Onu da terazinin diğer kolu olan insanın sağ tarafına koydu. Her şey tamamdı artık, iyiliğin ve kötülüğün hassas dengesi içinde yaratılan insan, Tanrının tam da istediği gibiydi. Ne saf iyi ne de saf kötü. Saf iyiliğin veya kötülüğün delilik olduğunu düşünüyor zaten. Şimdi tercih sırası insanlarda, terazideki hassas denge mutlak bozulacaktı ama terazinin hangi kolunun ağır basacağı ise büyük bir bilmece. Ve Tanrı bu bilmeceyi çözmesi için insanlara zaman tanıdı. İnsan ise bu yaradılış serüveninden bihaber uzun ve tehlikeli bir yolculuğa başladı…
***
Hep aşağılık biri olarak görmüşümdür kendimi, gerçekten de öyle dostlarım. Şuan yaşadıklarım, bulunduğum bu yer, aşağılık ve değersiz biri olduğumun kanıtı sanki. Sadece aşağılık ve değersiz olsam yine iyi ama bir de sonsuz kötülük var üstümde doğumumdan beri bana giydirilmiş olan. Kainatın yaradılışından beri var olan en usta terziye diktirilen karanlık ve inanılmaz derecede soğuk bir elbise var üstümde; uzunluğu, boyutu, genişliği tam da bana göre hem. Böylesine ‘mukaddes’ bir elbiseyi Tanrıdan başka kim dikebilir dostlarım? Tabii ki kimse. Ah Tanrım tüm bu yaşadıklarımın sorumlusu sen misin gerçekten? Nasıl bir insan yarattığının farkında mısın? Bak şimdi neredeyim. Karanlıkla bütünleşmiş duvarları, ölü ruhların kokusuna bürünmüş havası, sonsuz kederle yalnızlığın yaratıldığı, tüm güzel umutların daha düşüncede dahi belirmeden başının ezildiği acımasız bir zindandayım. Burada olması gereken ben değilim, aslında sensin anlıyor musun?
Gardiyan: Kimle konuşuyorsun Bay T… burada yalnızsın farkında mısın acaba?
Bay T: Hoş geldin gardiyan. Farkındayım yalnız olduğumun, kendi kendime konuşuyorum, zaten insan bu lağım çukurunda başka ne yapabilir ki. Fareler bile kaçmaya çalışıyor kendi evlerinden baksanıza…
Gardiyan: Sen hapishane görmemişsin anlaşılan. Buradan daha kötü yerler de var. Şehrin 40 km uzağında K. hapishanesi var, arkadaşım orada çalışıyor. İşkenceden ölen insanları hapishanenin çevresine gömüyorlar, köylüler ağır ceset kokusundan şehre göç ediyorlar, orası ile kıyaslarsak burası cennet.
Bay T: O zaman böylesine bir cennette Adem ile Havva’yı bile tutamazsınız bilginiz olsun.
Gardiyan: Sen onu bunu bırak da idamına fazla kalmadı, bir şeyler ister misin, yemek, tütün falan… İdam mahkumunun son arzusunu gerçekleştirmek devletimizin sizlere sunduğu büyük bir imkan. Bu imkanı senin gibi birine bile sağlamak zorundayım yoksa cezalandırılırım.
Bay T: Sağ ol gardiyan ama keşke devletimiz insanları öldürmeden önce sunsa bu ‘büyük’ imkanını. Hiçbir şey istemiyorum senden ve devletinden, sadece yalnız kalmak istiyorum.
Gardiyan: Tamam birazdan gidiyorum zaten de… Söylesene neden yaptın bunu, tüm hapishane, mahkumlar da dahil, bunu merak ediyoruz. 15 yıldır buradayım, birçok idam mahkumu gördüm, devletimize ihanet eden hainler, küçük çocuklara tecavüz edenler,seri katiller… Ama karısını ve kızını öldüren bir acımasızı ilk defa görüyorum.
Bay T: Ah gardiyan aynı soruyu ben de soruyorum kendime defalarca. Neden yaptığımı bilmiyorum, nasıl öldürdüğümü de hatırlamıyorum. Tek bulabildiğim cevap tüm bunların Tanrının yüzünden olduğu.
Gardiyan: Tanrı mı? Hahaha Gerçekten Tanrı mı istedi onları öldürmeni?
Bay T: Hayır, hayır o bir şey istemedi. Onun suçu benim gibi doğuştan kötü birini yaratmak. Küçüklüğümden beri içimde bastıramadığım, engel olamadığım ve de çok uğraştığım acımasız kötü bir ben var. Ruhuma sadece ama sadece kötülüğü üfleyen Tanrı tüm yaşananların sorumlusudur.
Gardiyan: Kimse doğuştan kötü yaratılmaz, sen sadece aklını kaybetmişsin ve yaptığın bu adi kötülüğü Tanrı’nın üstüne atarak idamdan kurtulabileceğini düşünüyorsun.
Bay T: İdam mı? İdam bana sunulabilecek en büyük armağan ama sizler bunun farkında değilsiniz sadece. Ölüm benim bu bedenden, bu aşağılık kalpten ve de bu kötülüğü her defasında yeşerten aklımdan tek kurtuluş çarem.
Gardiyan: İyi madem sana güzel haberlerim var o zaman! O çok istediğin ölümüne bir kaç saat kaldı, tekrar uğrayacağım…
***
İşte merdivenleri çıkıp gitti aptal gardiyan ve yine bir başıma kaldım bu karanlıkta. Bir an önce assınlar artık bu kemik yığını bedenimi daha neyi bekliyorlar acaba? Acı çektirmek mi istiyorlar bana? Gerçekler yeterince acı çektiriyor zaten. Çocuğumu öldürdüğüm gerçeği. Henüz 4 yaşında hafif tombul, pembe yanaklı, sarışın yeşil gözlü, dünyalar tatlısı kız çocuğu. Güzelliğini annesinden alan kızımın, tüm güzelliğini aldım elinden. Ona hiç bir canlının sığmayı bile hak etmediği küçücük bir tabut ve biraz toprak parçası verdim. Hatırladım da 1 hafta öncesine kadar doğum günüydü. Çok heyecanlıydı. Yerinde durmazdı zaten ama o gün bir başkaydı. Yere göğe sığdıramıyorduk o küçücük canlıyı. Ah o hediyesini aldığı an gözlerime bakışı. Ah minik kızım benim. Ona bembeyaz bir elbise almıştım. Hep meleğim derdim ona, bu yüzden sorardı ‘baba ben melek miyim?’ İşte o beyaz elbisesiyle melekler bile kıskanırdı onu. Tüm bu güzel tablo bir anda yerle bir oldu. Muhteşem ve eşi benzeri olmayan bir resim çizen ressamın, eserini kendi elleriyle parçalaması ve sonra hiçbir şey hatırlamaması gibi…
Kızımı öldürdüğümde üstünde aldığım beyaz elbisesi vardı, kanlar içinde. Ne zaman gözlerimi kapatsam o elbise canlanır karşımda. Ve her gece kabuslarımda görüyorum o elbiseyi, temizlemek için elimden geleni yapıyorum. Saatlerce suda yıkıyorum, ellerim koparcasına, yıkıyorum, yıkıyorum, yıkıyorum… Çıkmıyor bir türlü o kan lekesi, elbisenin bir motifiymiş gibi sanki. Bağırıyorum kendimi yırtarcasına, ruhumu bedenimden ayırırcasına bağırıyorum. Sesim simsiyah bulutlardan yankı yapıyor, küçük kızımın sesi kulaklarımda yağmur damlalarıyla ‘neden babacım’… Koparmak istiyorum bu kulakları, tutup yerinden sökmek. Ama yapamıyorum. Şu kahrolası zindanda kendimi bitirmekten kendime eziyet etmekten başka bir şey yapamıyorum. Eminim Tanrı şuan beni izliyordur makamından, küçük bir böcek gibi can çekişmemi izleyip keyifleniyordur. İstediği kadar eğlensin, ben onun eseriyim. Sesler geliyor gardiyan olmalı bu, evet işte kendisi ve o suratındaki acımasız aptallığı…
Gardiyan: İdam kıyafetlerini getirdim al giy şunları. Hapishanede idam edilmeyeceksin, bir saat sonra S. meydanında idam edileceksin.
Bay T: Meydanda mı? Yıllar sonra ilk defa meydanda idam görecek insanlar. Bunu neye borçluyuz acaba? Devletimize şükürler olsun böyle bir töreni uygun gördü bana anlaşılan. Tıpkı tam 30 yıl önce aynı meydanda Fyodor, Petraşevski ve Nekrasov’un idamı gibi…
Gardiyan: Evet aynen öyle sizin gibi insanların toplumumuzdan, halkımızdan uzaklaştırılması gerekiyor. Halkımız sizin gibilerin sonlarının ne olduğunu görsün. Kötü yaratıldığını düşünüyorsun ya güya oysa kadınlar kötülüğe gebe kalamazlar, onlar hep iyiliğe gebedirler bu durum senin ve saydığın isimler için geçerli değil ne yazık ki, sizler birer hiçsiniz. Ne var oldunuz ne var olacaksınız…
Bay T: Sana söyleyecek kelimem kalmadı artık gardiyan, yalnız bırak da beni şu yeni kıyafetlerimi giyip karşılayayım ölümü.
Gardiyan: Tamam ama gerçekten meraktan ettiğim bir şey var onun cevabını alırsam gideceğim. Ölümden korkmadığını söylüyorsun. Peki, yok olacak olman, bedeninin çürüyecek olması, bir nefes daha almayacak olman tüm bunlar hiç korkutmuyor mu seni? Ölümün ne demek olduğunu bildiğinden emin misin?
Bay T: İnsan bildiği ve hissettiği şeylerden korkar. Ölümün ne olduğunu ve bana ne hissettireceğini bilmiyorum. Tek bildiğim şey ölümün bu dünya için mutlak bir son olduğudur. Ondan sonrası içinse ölüm sadece bir kutu. Bilinmeyen bir kutu hem de. Kutuyu açıyorsun ama sonra ortada ne kutu kalıyor ne de sen, bilinmeyen bir yolculuğa çıkıyorsun…Dediğim gibi gardiyan, bildiğim şeylerden korkarım, şuan için bildiğim tek gerçek acımasız bir katil olduğumdur.
Gardiyan: Benim de dediğim gibi sadece aklını kaybetmiş bir zavallısın tüm bu söylediklerin bunların kanıtı.
Bay T: Ölümden daha büyük acılarım var gardiyan bunu anladın mı?
Gardiyan: Her neyse son bir saatin var arabacıyı bekliyoruz, o geldiğinde S. meydanına gideceksin.
Bay T: Tamam gardiyan.
***
Son bir saatim varmış. Bir saat sonra 35 yıllık hayatıma son verilecek. Bu durumla nedense hiç ilgilenmiyorum. Şuan tek düşündüğüm şey karım ve kızım. Ah benim güzel karıcığım. Nasıl kıydı bu cani kocan sana? Neden sevdin ki bu kötü kalpli, çirkin adamı. Bir saat sonra nasıl bakacağım o güzel suratına. Bu cismi küfre benzeyen adam nasıl bakacak o gözlerine. Neden diye sorduğunuzda nasıl cevap verecek bu aciz adam. Ah Tanrım kalbim sıkışıyor, bu kadar kötü düşünceyi üreten aklım bile yerindeyken, kalbim parçalanıp bedenimden ayrılıyor. Bu kötülüğü her defasında vücuduma pompalayan kalp bile acırken bana, beni iyilikten uzak yaratan Tanrım hiç mi acımadın bana? Ah keşke yerimde olabilsen, bu yaşadığım onca acıyı sen de yaşayabilsen keşke. 1 saat sonra senle de buluşacağız Tanrım. Ben karımın ve kızımın suratına bakamazken sen nasıl bakacaksın bize. Beni sonsuz azaplar içine atan Tanrı hesap vermeye değil hesap sormaya geleceğim yanına unutma bunu sakın…
Ne kadar zamanım kaldı bilmiyorum ama ölüme daha da yakınım şuan ondan eminim. Ölecek olmam hissi nedense mutlu ediyor beni. Dışarıda olsam kim bilir bu kötülüğe aç ruhum kimlere zarar verir. Şuan sadece bana zarar veriyor. Nedense hep zarar vermek için yaratılmış bu ruhum, bedenim, kalbim. Bunlar benim kararım değil dostlarım, bunlar Tanrının kader adını verdiği saçma tercihleri. Hiçbir insan Tanrı kadar kötü olamaz bu yüzden. 35 yıllık koca yaşamımın bir özetini yaşıyorum sanki bu karanlık zindanda. Sürekli Tanrıyla savaş halindeyim, Tanrının yeryüzündeki küçük düşmanlarından biriyim sanki. Ama haklı olduğumu biliyorum tüm hayatım boyunca Tanrıdan istediğim tek şey adil olmasıydı. Ama Tanrının adaletten haberi yok anlaşılan tıpkı yüce devletimiz gibi. Beni duyduğunu biliyorum Tanrım, emin ol sana adaletin ve terazinin ne demek olduğunu anlatacağım… İşte sesler geliyor beni götürmeye geliyorlar anlaşılan, nihayet ölüme uzanan bu yolda bana sabırla dostluk eden zaman, geldi…
Gardiyan: Gitme zamanı geldi Bay T… arabacı geldi.
Bay T: Buyurun gidelim o zaman gardiyan. 35 yıldır beni dört gözle bekleyen ölümü ve Tanrıyı bekletmek istemem. Bu dünyaya iyi bir şeyler bırakmak isterdim gardiyan, fakat kötülükten iyilik doğmaz…
***
Ve son söz Tanrı’nın: