Mobilyaların arasında babamın çalışma masasından sonraki en asil eşyaydı o. Üzerindeki siyah deri kaplaması, yerden yüksekliği, geniş sırtı ve kalın kol kısmı arkasından bakıldığında heybetine heybet katardı. Yanında duran zigon sehpanın ağabeyliğini de üstlenmiş gibi bir duruşu vardı tekli koltuğun.
Annem odadaki çoğu eşyanın olduğu gibi onun da yerini zaman zaman değiştirirdi. Üçlü koltuğa kimsenin gücü yetmez, o hep yerinde kalırken tekli koltuk odada bir köşeden bir köşeye sürüklenirdi sürekli.
Çocukken geç saatlere kadar oturmak isterdim. Akşam 10’dan sonra dünyada ve televizyonda nelerin olduğunu merak ederdim. Bir gün babam bile uyuduktan sonra salona gitmiş ve saat çok geç olmasına rağmen televizyonu açmıştım. Bu hareket bende gizemli bir ormana dalmışım hissini uyandırmıştı. Televizyonun arada bir durulan arada bir debelenen ışığı duvarlara yansıyor ve odada bu ışıktan başka hiçbir şey hareket etmiyordu. Nefes alış-verişimi duyabiliyordum. Ama bu beni korkutmuyordu çünkü tekli koltuğun üstündeydim. Burada oturan kişiye hiçbir zarar gelmezdi. O gün neredeyse sabaha kadar oturmuş ve büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Televizyonda güzel bir şey seyredememiştim ve dışarısı da sadece karanlık ve sessizdi. Geceleri tekli koltuğun canı çok sıkılıyor olmalı diye düşünmüştüm. O sabah, ara sıra tekli koltuğa gece ziyaretleri yapma kararı almıştım. Ve bu kaçamak ziyaretler onunla benim aramda küçük bir sır olarak kalacaktı.
İlk ev ödevimi tekli koltuğun üstünde yapmak istiyordum çünkü ödev çok zordu. Ertesi gün okula gittiğimde öğretmenim ödevimi beğenmiş ve defterime imzasını atmıştı. Öğretmenimizin defterimizi imzalaması bizler için övünç kaynağıydı. Ben de bunu eve gelir gelmez tekli koltuğun üstünde zıplayarak kutlamıştım.
Sadece sevinçler mi? Tabii ki hayır. İlk terk edilişimde yine aynı tekli koltuğa yığılıp kalmış, saatlerce ağlamıştım. İlk sarhoşluğumda sızdığım yer de tekli koltuğun kollarıydı. Dünyadan kaçmak için kullandığım bir sığınaktı adeta.
Yıllar geçtikçe ben büyümüştüm ama tekli koltuk hiç büyümemişti. Hatta tam aksine ben büyüdükçe onun o eski heybeti gitmiş, yerini güçsüzlüğe bırakmıştı. Mahallenin delikanlı abisi yaşlanmış ve evinden çıkamayan orta yaşlı hasta bir adama dönüşmüştü sanki. Artık o koltuğa oturduğumda kendimi güvende hissetmek şöyle dursun koltuğun gıcırdayan ayakları çaresizliğimi yüzüme vurmaya başlamıştı. Eski bir dostu kaybetmiş olmanın hüznü benim de ayaklarımı titretmeye başlamıştı.
Hayatın yazısız kuralları vardır. Bunlardan biri de doğadaki her varlığın ne kadar güçlü olursa olsun bir gün eskiyeceği ve tercih edilirliğini kaybedecek olmasıdır. Koltuk bu dünyadaki milyarlarca nesneden herhangi bir tanesi gibi görünse de bütün bir hayat konusunda o koltuğa bakarak çok şey öğrenebilirsiniz. Bir koltuk bazen dünyada herhangi bir koltuktan çok daha fazla yer kaplayabilir. Bu elbette insana bağlıdır.
Benim tekli koltuğa yüklediğim anlamı bir başka insan bir başka nesneye kolaylıkla yükleyebilir. Bu anlam yükleme eyleminin kişiye ne kadar fayda getireceği tartışmaya açık bir konu olmakla birlikte çok da mühim değildir. Lakin inandığım düşünce şudur ki; her insanın hayatında sırtını güvenle dayayabileceği bir koltuğu olmalıdır.