Sinema

Sessiz Sinema 1895-1929

The Kid, 1921

Kumpanyalardan, vodvillerden ve müzikhollerden fırlayan komedyenlerin, vantrilokların cirit attığı 1920’lerin sonuna doğru sinema, diyalog denli etkili bir görsel anlatım biçimi geliştirmişti. Ara yazılar diyaloğun yerine geçerken, görüntüler anlatımı aktarmada duyguları yakalıyordu. Ses unsuru ile sınırlandırılmayan kamera, F. W. Murnau‘nun deyimiyle “yönetmenin kalemi” emsalsiz bir esnekliğe erişti. Konuşamayan oyuncular sesin gelişiyle duygu derinliği yakalamak adına jest ve mimiklere başvuracaklardı…

Ses kesinlikle gerekli bir sınırlama kabul edilemezdi. Sinemanın ayrımı tam da bu noktada kendini alenen göstermekteydi: Sinema görüntüler aracılığıyla öykü anlatabilme becerisiydi (Öyküden ziyade genel hâliyle estetik bir ontolojik sunumdu. Kameranın varlığı amacı ne olursa olsun bariz bir tanıklık aracıydı). Mesela Murnau‘nun Son Adam filmi tümüyle görsel bir anlatım yakalamak için ara yazılardan kaçınmıştır. Sözcükler olmaksızın saf görüntünün dinamiği kavramı Uzakdoğu’ya bile taşındı. Kinugasa Teinosuke‘nin dışavurumcu filmi Kurutta ippeji (A Page of Madness, 1926) bir akıl hastanesinde vuku bulan sıra dışı olayları anlatırken salt görüntüleri kullandı. Son dönem sessiz sinema görsel sanatın zirvesiydi. Murnau‘nun Faust‘u (1926) ruhunu şeytana satan adam mitinin edebi kökenine karşılık Ortaçağ Avrupası’nın yeniden yaratımı konusunda muazzamdı. Dönemin Alman devi UFA‘nın en pahalı yapımlarından biriydi. Fakat hiçbiri Abel Gance‘nin sessiz sinemayı estetik açıdan ekstrem bir noktaya vardıran görsel yapıtı Napolyon (Napoléon, 1927) kadar değildi. Üç parçalı görüntü tekniği ile çekilen sekanslar için üç projektörlü Polyvision sistemi kullanılmıştı. Sessiz filmlerin çoğu 1.33:1 görüntü oranıyla çekildi. Soyvet Sinema üstadı Sergey Eisenstein yatay, dikey ve çapraz çizgilerin kompozisyonundan kare bir çerçeve önerirken Gance, yukarıda değindiğim Polyvision düzeneğini yeğleyerek teknik açıdan daha yaratıcı ve dönemine göre halende göz alıcı bir yeniliğe öncü olmuştu… Son dönem sessiz sinemanın en belirgin niteliği, görsel güzellikle duygusal içtenliği harmanlayabilmesiydi (Tanıtım filmi, klip vs. yerlerde kullanımında ikonik görsel imgelerde görüldüğü üzere).  

19. yüzyılın sonuna doğru filmlerin süreleri uzamaya başladığında George Méliès ve benzerleri, komik efektler için tek resim düzeneği ve hızlandırılmış hareket gibi sinematografik hileler kullandılar. 1905’ten sonra sinemada suç unsuru doğdu ve bir hırsızın yahut suçlunun kovalandığı filmler popüler oldu… 1907 senesinde, Pathé şirketi, Méliès ile çalışmış ve ondan sinema zanaatı, hileli efektler konusunda çok şey öğrenmiş olan dönemin sayılı komedyenlerinden André Deed‘in oynadığı bir komedi dizisini başlattığında bir devrim yaşandı ve sinemanın ilk komedi yıldızı doğdu. Deed‘in tiplemesi, çarpık, çocuksu karakteriyle uluslararası popülerliğe ulaştı. 1909’da Itala Company ile anlaşan Dreed‘in yerine Pathé daha büyük bir yıldızını devreye soktu. Bu Max Linder idi. Daha zarafetli ve daha yetenekliydi. Avrupa sinemasında da bu gelişmelere paralel ilerleme kaydedilse de farklı bir komedi sistemi geliştirilmişti. Altı yılda sayıları hızla çoğalan komedi yıldızları sayesinde kendi pazarında giderek büyüyen İtala Company, haftada en az üç film çıkartıyordu… Ancak Amerikan komedi sinemasının asıl öne çıkışı 1912’de Mack Sennett ile oldu. Sennett yönetimindeki Keystone Komedi Stüdyoları‘nın, 1912 yılında kuruluşuyla, 1908’e değin başarısız filmlerde sahne oyuncusu olan İrlanda asıllı Kanadalı Sennett‘in kötü seyreden talihini değiştirdi. Sennett‘e bu şansı getiren, meraklı doğası olmuştu. Biograph Stüdyoları‘na girme şansını elde ettikten sonra orada D. W. Griffith‘in oyuncu seçimine, onun devrimci tekniklerini (devamlılık kurgusu…ve Fransa kökenli komedileri inceleyişi sayesinde gerçekleşti. Sennett içgüdüsel komedi biçimine sahip eğitimsiz biriydi. Kendisini kolay kolay beğenmediği için, izleyicinin ilgisini neyin çekip çekmeyeceğini anlıyordu. Keystone ekibi vodvil, sirk, komik çizgi romanlar ve dönem Amerika’sının gerçeklerinden yola çıktılar. Keystone filmleri tek katlı küçük evlerde pirinç yataklardan, döküntü otel lobilerinden, barlardan ve tozlu sokaklardan tüylü melon şapkalar, uzun sakallar ve T-Model Ford‘lar gibi modası geçmiş imgelerden bir gerçeklik parodisiydi.

Kestone filmleri, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinin değişen yaşamının alegorisiydi. Ancak  materyalist değerlerin yükseldiği bir çağda evleri, arabaları, sokakları parçaladıkları, otorite ve asalet kavramlarını tepetaklak ettikleri için katıksız biçimde anarşistti. Sennett‘in en başarılı dönemi, en ünlü yıldızı Chaplin‘i birkaç ay içinde keşfi oldu. Chaplin yaratıcılığıyla kendisine ve Keyston‘a dünya çapında ün kazandırdı. 1914’te stüdyo ile yaptığı senelik sözleşme dolduğunda büyük bir ticari tirajı olduğunu gören Chaplin, haftada 150 dolarlık ücretinin arttırılmasını talep etti. Sennett, onun daha da ünleneceğini düşünemediği için teklifini kabul etmedi. Chaplin de Essanay Stüdyoları‘na geçti ve çok istediği özgürce hareket imkânına kavuştu…

1913’e değin filmlerin standart uzunluğu bir makaraydı. Çok makaralı öykülü filmlere sinema sektörünün geniş kesiminde karşı çıkıldı. Charlie Chaplin, Buster Keaton, Harold Lloyd, Harry Langdon Amerikan Sessiz Komedi Sineması‘nın devleriydiler. Hepsi bir ve iki makaralık film döneminden çıkıp 1920’lerde kariyerlerinin zirvesine ulaştılar.

24 yaşında sinema sektörüne giren Charles Spencer Chaplin, Jr. İngiliz müzikhollerinde yetişti. Müzikhollerde başarısız bir şarkıcı olan babası, karısının sadakatsizlikleri yüzünden ailesini terk edip alkolizme teslim oldu. Eşi gibi müzikhol sanatçısı olan annesi, Charles ve üvey kardeşine bakabilmek için çalışmayı sürdürdü. Bir süre sonra ruh ve genel sağlığı bozulunca ömrünün sonuna dek kalacağı akıl hastanesine kapatıldı. İki kardeş uzun zaman kimsesizler yurdunda kaldı. On yaşındaki Chaplin parasızlığı, açlığı, deliliği, Londra sokaklarının acımasızlığını ve kimsesizler yurdunun insanlık dışılığını tanıdı. Bunlara inat giderek gelişen özgüveniyle ayakta kaldı. 1908’de Fred Karno’nun Dilsiz Komedyenleri‘ne katıldı. Karno, kendi komedi endüstrisini kurmuş Londralı bir emprezaryoydu. Karno kumpanyası Birleşik Devletler’de turnedeyken, Keystone Film Şirketi Chaplin‘e bir anlaşma önerdi…

The Navigator, 1924 Buster Keaton

Aslen bir akrobat olan Keaton, filmlerinde o kadar hareketli olmasına karşın ürkütücü derecede manalı yüzünden ötürü “Büyük Taş Surat” yakıştırmasını almıştı. Hilelere ve efektlere nadiren başvururdu. Keaton‘un zamanlama ustalığı gerçekten çok üstündü. Çoğunlukla tren ya da motosiklet ve koşma gaglarıyla adını duyurdu.

Harold Lloyd vodvil geçmişi ve eğitimi olmadığı için sessiz film komedyenleri arasında istisnaydı. Çocukluğundan beri sahne tutkusu olan Lloyd, Universal Stüdyoları‘nda günlük beş dolardan figüran olarak işe başlamıştı.

Harry Langdon‘ın az sayıda filmi diğerlerine nazaran daha düzensizdi. Karakteri sakin, cana yakın ve esrarengizdi. Yuvarlak beyaz yüzü ve tıknaz bedenine oturmuş dar giysileri ona kontrolsüz hareketler sunuyordu.

Douglas Fairbanks, bir Broadway oyuncusuydu. Sinemaya 1915 güzünde Kuzu filmiyle girdi. Maceraperest, centilmen karakteriyle izleyicinin beğenisini kolayca kazandı. The Thief of Bagdad, 1924 Bağdat Hırsızı filmi kanımca en büyük işidir. Birebir devasa setleriyle döneminin ilerisinde bir maliyetle çekilmiştir. 1919’da, ileride eşi olacak Mary Pickford, Charlie Chaplin ve yönetmen D. W. Griffith ile birleşerek -bir dönem BOND filmleri yapan United Artist‘i kurdu. Burada daha fazla denetime sahip oldu ve çağdaş komedileri bırakıp kostümlü dramalara döndü. Zorro, Üç Silahşörler, Demir Maske‘yi çekti. Fairbanks ve eşi Mary Pickford, Sessiz Sinema’nın Altın Çağı ikonuydular. Ne var ki, Sesli Sinema‘dan sonra kariyerlerini sürdürmeyi başaramadılar. Fairbanks 1939’da vakitsiz ölümüne dek pek çok sesli filmde oynadı.

Sessiz sinemanın dilsiz jönlerine değinip de kraliçelerine uğramadan olmaz. Gish kardeşler, Lilian Gish ve Dorothy Gish tarafından duygusal ve Mary Pickford tarafından neşeli canlandırılan dönemin güzide tiplemesi bakire kızlar, vamp kadının dışavurumuna tezattı. Bakire kızlar ve vamp kadınlar Victoria Dönemi melodramlarından kalma idealize yaratımlardı. I. Dünya Savaşı‘ndan sonra beliren sigara ve içki içen, dans eden, çalışan, oy kullanan, seks yapan özgürleşmiş yeni kadın figürüydü. Bir başka yüzde, Cecil B. DeMille‘nin, Kocanızı Değiştirmeyin (Don’t Change Your Husband, 1919) yatak odası komedisinde kostümleri muntazam Gloria Swanson‘un tecrübeli karakterizasyonuyla çalışan, seksi genç kız ve özgür kadın eş modeli 1930’ların sesli komedilerinde hızlı konuşan modern kadınlara dönüştü. 1940’ların Kara Filmleri’ndeki (Film Noir) baştan çıkaran(Femme Fatale) kadının eril endişelerin vurgusu olduğu üzere vamp kadın da sosyolojik bir oluşumdur. Wamp kadın, Sir Philip Burne-Jones‘un 1897 tarihli The Vampire isimli tablosu, kuzeni Rudyard Kipling‘in aynı adlı şiiri ve Bram Stoker‘in Dracula romanı aracılığıyla sinemaya taşındı. Bir başka isimse asıl adı Florence Annie Bridgwood olan ve sinemanın ismini değiştirdiği ilk yıldız olan Theda Bara, Cleopatra, Şeytan Kız gibi derin dişi karakterleri canlandırdı. Bu iki filmin orijinal makaraları kayıptır… Sessiz sinemanın dilsiz kahramanlarının görsel güzellikleri burada ele alınamayacak denli fazla. Ancak Sessiz Sinema denildiğinde, çok yönlü ticari bir imgeye dönüştüğünden en akılda kalıcı olanı melon şapkalı, bastonlu paytak yürüyüşlü adam dimağlara gelir.

Komedinin altın çağında diğer komedyenlerin ünü, bu isimlerin fazlasıyla gerisinde kalmıştı. Sessizliğin altın çağı sesin gelişiyle ansızın bitmesine rağmen, unutulmayacaktı. Raymond Griffith gibi bazı komedyenler, ses yüzünden yön değiştirdi. Yeni teknikler sinemacıların özgürlüğünü kısıtladı. Yapım maliyetleri arttı. Kazançta doğrudan artınca yapımların daha detaylı denetlenmesine yol açtı. Bu durum en çok, sessiz dönem oyuncularının serbest çalışma koşullarını sarstı. Chaplin, Keaton, Lloyd, Langdon gibileri bağımsız aktörlere taviz vermeyen insan sarraflarının kölesi konumuna düştü. 1929’dan sonra Keaton hiç film yönetmedi. Eylül 1965’te 70’ine yaklaşmıştı. Venedik Film Festivali‘nde izleyici karşısına çıktı. Birkaç ay sonra kanserden öldü. Langdon ise aniden düşüşe geçen kariyeriyle birlikte yitip gitti. Sesin sinemaya girişiyle çoğu sessiz sinema oyuncusunun kariyeri kökten değişti. Chaplin 1940’a dek diyaloglu filmlere karşı çıktıysa da The Great Dictator ile inadını yermek durumunda kaldı. Keaton diyaloğa dayalı komediye uyum sağlamakta güçlük çekti. Harold Lloyd ve Harry Langdon gibi komedyenler komik çekiciliklerini kaybettiler. Entegre olanlar da vardı. Tiyatro kökenli olmasından ötürü hazır cevap W. C. Fields, Laurel ve Hardy gibileri kolay adapte olarak günümüz komedisinin teknik açıdan kökeni olan yeni bir dönemi başlattılar. Böylelikle Sessiz Sinema Altın Çağı sonsuza dek sönmüştü.

Modern Times, 1936

Filmlerinde diyalog kullanmanın Serseri‘sinin sonu olacağını bilen Chaplin, 1930’lar boyunca, sadece iki sesli filmde oynadı: City Lights, 1931 ve Serseri‘nin son filmi Modern Times, 1936 Modern Zamanlar, endüstriyel çağa yönelik sopalama bir hicivdir. Ardından 1940 yapımı, bir Hitler ve Mussolini eleştirisi olan The Great Dictator geldi. Soğuk Savaş paranoyası günlerinde yaptığı filmler ve duruşu yüzünden aldığı ağır eleştirilerden ötürü Amerika’da güvende değildi. Solcu düşünürlerden gördüğü büyük ilgi ve Amerikan vatandaşlığını reddetmesi, 1920’lerden beri kendisini fişleyen FBI için yüksek önemde sakıncalı kişiler listesine girmişti. FBI dengesiz bir genç kadın Joan Berry‘i, Chaplin hakkında babalık davası dahil bir dizi suçlamada kullandı. Babalık iddiasının yalan olduğu anlaşılınca FBI, Chaplin‘i komünizm sempatizanlığıyla suçlamaya çalıştı. Chaplin, Sahne Işıkları‘nın Londra prömiyeri için Avrupa’ya gittiğinde FBIChaplin’in bir yabancı olarak aldığı Amerika’ya giriş iznini Adalet Bakanlığı aracılığıyla iptal ettirdi. 1972’ye dek yaşamını Avrupa’da geçirdi. 1953’te eşi Oona O’Neill ve sekiz çocuğuyla İsviçre, Vevey’deki evine yerleşti… 1972’de adına verilen Onur Oscar‘ını ve Hollywood‘un dalkavukluğu övgüleri için Amerika’ya gitti. Ölümüne dek The Freak isimli bir proje üzerinde çalıştı. İki otobiyografi kitabı çıkardı. Eski sessiz filmleri için müzikal besteler yaptı. 1975’te şövalye unvanı alan Sir Charles Chaplin, 1977 Noel’inde öldü.

 

 

Comments (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

BİR KÜÇÜK NOT

Sponsorluk ve reklam için: info@rihtimdergi.com

BİZE KATILIN

Demlik bölümüne, belirlenen tema ile ilgili Öykü/Deneme/Şiir türlerindeki yazılarınızı 20 Eylül’e kadar gönderebilirsiniz.

37. sayı için tema: “Devrim”

Ekip sayfasından iletişim adreslerini öğrenebilirsiniz.

Detaylı bilgi için tıklayınız.