Birinin, bir diğerini anlamadığı zamanlar vardır. O kendini ifade edemeyen kişinin susturulması, diğer seçeneklerden daha cazip görüldüğü dönemler de vardır. Anlatılmak istenenler bir yerde birikirken, o ilk kişinin karın ağrısını giderecek cümleleri sonunda bulduğunu varsaysak bile, ilk konuşma esnasından yıllar sonra, yeni dertler birikir ve ilk anlatılmak istenen şeyin konusu da değişmiş olur. Sonuç olarak; birinin, kendini çıkmazda bulduğu zamanlar vardır.
“Hesaplarınızda bir hata olamaz mı?” “He, biz yıllardır bu işin en püf noktaları üzerine çalışalım, senin ve firmamızın çıkarlarını en optimum koşullara ayarlayalım, sen de gel, aklına fitne girmiş vaziyette karşımıza dikil. Sen laftan anlamıyor musun, adam? Git, çalış. Kafanı bunlarla doldurma.”
Kafası “bunlarla” dolan insanlar, potansiyel tehlike olarak görülmelidir çünkü firma sahiplerinin de çok iyi bildiği şekilde aklında bulunan fitne ve fesatlıklar, yakın bir vakitte “dedikodu”lar aracılığı ile başka çalışanlara bulaşacak. “Bu adam çok da sivrilmeden onu kovsak mı?” “E, yani, ben böyle demezdim ama kovarsan güzel bir prim alabilirsin.” “Oh, aynı fikirde olmamıza sevindim. O zaman bana birazcık müsaade verin, yasalara uymayacak kılıf yoktur. Birkaç kişi toplansınlar, tazminat falan da ödemeden postalarız.” “Heh, afferim. Kaç yıldır çalışıyor? 15 mi? Tazminatı çoktur bunun, evet, biraz bekleyelim…”
Ve midesi “bunlarla” dolmayan insanlar da var, biri diğerine ve öteki de ötekine borçlarının artışlarından bahsedip dururlar. Aralarından bir tanesi “Rejim meselesi…” gibi bir laf eder, hemen yanındaki de “Evde yemek var da biz yememeyi mi seçeceğiz? Ne rejimi, Hikmet? Kaç aydır et yüzü görmedi soframız…” diyerek çıkışır. Rejim kelimesinin anlamını tekrar anlatarak konuşur ve sendikalardan bahseder. “Vay be, bunca yıldır niye düşünemedik ki?”
“Sendikayla sizin ne işiniz var? Buralarda her gün kavga gürültü çıksın mı istiyorsunuz?” diye bağırmalar olmayacak. Sendikanın sözcüsü ile tatlı dilli görüşmeler gerçekleşecek. İşçiler 5 peşindeyse, eskiye oranla 1 kazanmış olacak ve o sofraların yüzü aydan aya et yüzü görecek. “Eskiden bu da yoktu, şükürler olsun.” diyenler de olacak, “Yahu, beyler, biz bunu mu istedik?” diyenler de… Birlik ve beraberlik tam sağlanamayacak ve birileri çıkıp şöyle diyecek “Bu yaşamak değil, sürünmek. Eğer şu koşullar sağlanmazsa artık sürünmeyeceğimizi bildirelim. Bizimle misiniz?”
Birileri de çıkıp “bunlarla” nasıl yetinemediklerini anlamayacaklar. Asgari bir bedel belirlenmiş, bunun çok daha altına çalışıp geçinebilenler var, neden insanlar 30’ar tane çocuk yapıp 90 m2’lik bir evde hayatını sürdürüp de aylık olarak her biri 500 lira kazansa bile zengin olmuyorlar ki, hiç, yani bunu akıl edemezsen aldıklarınla yetinirsin, he, çalışmak istemiyorum falan dersen de, git istifanı bas, sorunsuz dağılalım, 500 lira sana ne ifade ediyor, hiçbir şey, değil mi, ama bununla yetinenler de var, unutma…
Tok yaşamak, olanlarla yetinmek, 500 lira, birlik ve beraberlik, tazminatlar, yasalar, firmanın çıkarları, mutfağın girerleri, henüz psikolojik baskılar ya da etkilerden bahsetmiyoruz bile, sıcak bir yuva, evdeki 30 çocuk… Veriler açığa çıkmaya başladıkça kafalar karışmaya başlıyor, “Bizim çok sabrımız kalmadı.” diyenler dolaşıyor bir yandan ve sizden de cevap bekliyorlar, harekete geçilecek ama kim kârlı çıkacak belli değil. Haberleri izlersek, hani şu ışıklı ve sesli kutular var ya, içinde takım elbiseli insan görüntülerini ve seslerini taşıyan, kafamızın karışıklığını üzerimizden atmamız için icat edilimiş şu şeyler, eskiler ona “Şeytan Kutusu” falan da demişler, ama bunu neden demişler, anlamak mümkün değil, güzel bir hanımefendi kutunun içerisinde tebessüm etmiş ve “Bu ay şu faturanız %30, bu faturanız %40, o faturanız %80 fazla gelirse şaşırmayın.” diyor, demek ki şaşılacak bir şey yok, herkesin faturalarında artış var, benimkinde neden olmasın, “Pazara gidenler eli boş döndü.” diyor, gerçekten de öyle, ne güzel de tebessüm ediyor, doğru da konuşuyor, bu kadın ne derse onu yapmak lazım, “Evde toplu intihar…” derken gülümsemesi gitmiş yüzünden, ulan şu kadını da üzdünüz ya, “Bir başkası da kendisini sokak ortasında yaktı…” haberinin bir öncesiydi bu, haberi dinlediysek nedenlerinin aynı olduğunu anladık, bunlar hep işsizlikten, geçimsizlikten, utanmasalar kadını ağlatacaklar, peki bu kadın nelere gülüyor, onu güldürmek lazım, heh, gülümsedi, bakalım nasıl bir habermiş, “Şaşkın kedi masadan düştü.” diyor kadın gülümserken, haberlerin en eğlencelisi bu, demek ki bir kedi almalı ve masadan düşürmeliyiz, baksanıza, her şeyi unutturmuş, insanın yüzünde güller açtırıyor, açlıkmış, sendikaymış, fatura bedelleriymiş, oymuş, buymuş, hep can sıkıcı şeyler, bir kedi alıp masadan düşürmeliyim…
Birinin, bir diğerini anlamadığı zamanlar vardır ve ortam gerilebilir. “Bizimle misin?” sorusunun cevabı “Ben kedi almaya karar verdim.” olmamalıdır. Kader denen şey, ortalıkta hızla dolaşır, işyerinde kavganın cezasını tazminatsız kovulmalar izler, kedi alma kararları suya düşer, “Bu iş burada bitmedi! Hepinize dava açacağım!” haykırışları da diğer taraftan işitilir. Güzel kavga oldu, kavga edenler kazanamamış olsa da birilerinin kazandığı kesin…
“Bu işçiler neden çalışmıyor?” sorusu da gelebilir ancak bu cevap bekleyen bir soru değildir, gözlerin okuduğu şey grevdir. Dedik ya, bir taraf derdini anlatamadıkça dertler birikiyor, sonunda konuşmaktan pes ettiği gibi, çalışmaktan da pes edenler oluyor, ama bu durumu dile getirmek istemeyenler manzaraya bakıp “Bu işçiler neden çalışmıyor?” diye sorunca onu ayıplamayalım, anlamaza yatmasının bir sebebi var, dün dinlemediği dertleri bugün dinlerse ikiyüzlü çıkacak, onun da kendince bir güvencesi var, dertlerden sıyrılmak için binlerce yol, yollardan düzlüğe çıkmak için milyonlarca rota, bir el feneri ve bir de pusula var, ama belki de hiçbirini kullanmamak daha iyidir, herkesin sorumluluk alanları farklı, yoksa liseyi bitiren kızına araba alamayacağını söylemek zorunda kalabilir, önümüzdeki yıl için rezerve ettiği tatil planı suya düşebilir, Allah göstermesin, viski yerine bira mı içsin bu adam, şu son sevgilisine de bir ev açması gerekiyor zaten, türlü türlü tehditler alıyor, yok “karına söylerim”ler, yok “abinin bundan haberi olsa ne olurdu”lar, yok “nasıl kürtajı aklına getirebilirsin”ler, yok “bana kolyeler al”lar, yok “ben bu çocuğu nerede büyüteceğim”ler; adam şu an için olanı biteni anlamasa daha iyi…
Ve “bunlarla” hiç ilgilenmemiş olan başkaları da olacak, ne kadar boş işlere değindiğimizden dem vurulacak, tüm çalışanlar böyle değildir, tüm iş verenler böyle değildir, buna benzer birçok yorumla karşımıza dikilecek, şükürler olsun, insan her gün aynı yerden darbe almıyor, bir maaşından, bir pazarından, bir çalıştığı yerden, bir vergilerden, birinin acısı azalınca diğer yerden, konuşulacak konu değil bunlar, hem size ne, bu sorunları çözen kimse yok mu, var, işte orada, ışıklı ve sesli kutuda görülüyor, ve biz de “Neyse ki sorun çözüldü.” diyoruz, sorunun ne olduğu ve nasıl çözüldüğü sizi neden ilgilendirir ki?