Karşılıksız kalmayacaktır gerçekleştirilen hiçbir emek. Bazen kutsanacak, bazen takdir alacak ve bazen sert bir eleştiriye maruz kalırken bazen ise lanetlenecektir.
“Zaten benim olması gereken bir şeyin, başkalarında bulunması sebebiyle çalışmak zorunda kalmam, bana huzursuzluk veriyor” düşüncesiyle selamlıyorsak bu hayatı, ufak bir yanılsama sonucunda, cennete çevirebileceğimiz bu yaşantıyı, bilerek ve isteyerek, cehenneme çevirmiş oluyoruz. “Zaten benim olması gereken bir şey” tanımını gerçekleştiren birey, tembelliğinin vesveselerine kulak kabartmaktan başka bir şey yapmamış oluyor. Gariptir ki, tembelliğin bu vesveseleri, en iyi “kulaktan kulağa” oyuncularının diline sakız oluyor ve “refah için daha fazla değil, daha doğru çalışmalıyız” diyen ilk kişi, kurduğu bu cümlenin kendisine gelene kadar “refah yatıp dinlenmektir, beni çalıştırmak isteyen şeytanlar yerin dibine girsinler” şekline dönüştüğünü görünce, biraz rahatsızlık hissiyatına kapılmaktadır.
“Çalışan insanın dedikoduya ayıracak vakti yoktur” önermesi, bu garip vesveselerin önüne geçmek ve bükülmez dilimizi durdurmak için söylenebilecek en iyi önermedir- aksi takdirde, elindeki çekiçle işini gören bir marangozun ağzını dedikodu amacıyla kullanmasında herhangi bir sakınca olmadığı için, çalışırken de gayet güzel dedikodu yapabilir…
Emek karşılıksız kalmamaktadır, bu bir gerçek, fakat emeğin standart bir değeri olmadığı için, bu emek karşısında elde edilen şeyler, diğer kişilerinin emekleri karşısında elde ettikleri şeyler ile kıyaslandığında, kimi kutsanmışken kimi ise lanetlenmiş olarak görülmektedir. A firmasının marangozu ile B marangozu aynı ücrete çalışmadığı için birbirinin arkasından konuşabilirken, A firmasının Ali ustası ile Veli ustası da aynı ücrete çalışmadığında, bu durumdan haberdar olurlarsa, yine keyifli bir dedikoduya kapı aralanmış olacaktır. Bu insanların “daha çok değil de daha doğru” çalışarak refaha ulaşma istekleri bir anda yitecek ve kibir parçacıklarıyla süslenmiş dedikodu pastasından gereğinden fazla yiyerek ruhları şişecek ve hantallıkları çıkardıkları işçiliklere de yansıyacaktır. İşin bir başka tuhaf tarafı ise, kalabalık nüfusa sahip şirketlerde, sadece kendi çalıştıkları alan değil, hem diğer alanlardaki ustalara karşı hem de işyeri sahiplerine karşı, bitmek tükenmek bilmeyen bir eleştiri yağmuru oluşturacaklardır -halbuki bu insanların özgeçmişlerini incelerseniz, eleştirmenlik üzerine uzmanlık elde ettikleri hakkında bir sertifika bile bulamayacaksınız.
Stres, baş ağrısı, düşmek bilmeyen tansiyon oranları, asosyalizme yönlendiren insan tavırları, disiplinsizliğe karşı alerji ve türlü mobbing uygulamalarına kucak açtığı düşünülen şirketlerin, yapılması gereken işleri çalışanlarına sunarken, en naif ritimlerde dans eşliğinde ve ruhların her an tazelendiği bir ortam sunmalarını bekleyen işçileri görmezden geldikleri söylenemez. Marka değeri yükseltmek için fedakarlıklara başvuran bir işletme, sınırlı sorumlu şirketlerin en sorumsuzlarından bir tanesi olarak ilan edilebilir. İş basittir ve ortadadır. Her şey bu kadar net iken ilerlemede allegro hızına erişemiyorsak, bir bestenin nakarat bölümünden fazlasını ezberlemeye yeltenmiyorsak, bu işlere harcanılan emek, her geçen gün, daha da fazla miktarlarda çöpe atılmış olmuyor mu?
Boğuşmaktan ve boğulmaktan zaman buldukça, emeklerimizi verimli bir şekilde sunduğumuzu düşünenlere selam olsun! Bizler insanların kafalarını karıştırmak için öykülerimizi dillendirmiyoruz, ki bu öyküleri sizlere sunarken, dinlendiremediğimiz ruhumuza güzel bir masaj da beklemiyoruz. Övgü, emek karşılığında, daha fazlasını talep edenlerin mi yoksa sağlam bir şekilde bizleri eleştiri yağmuruna tutanların sunduğu ücret midir? Hangi çizgiden ayağımızı beriye çektik de kutsanmış ücretlere dahil olduk, nereye ayağımızı uzattık da lanetlendik, tam olarak kestiremiyorum, fakat, hiçbir emeğin karşılıksız kalmadığından eminim.