Sinema

Full Metal Jacket

AMAÇSIZ BİR SAVAŞIN KAPKARA MİZAHI  

‘Full Metal Jacket’ ünlü yönetmen Stanley Kubrick’in, Vietnam Savaşı’nı merkeze koyarak, 1987’de yönettiği kült filmdir. Film adını, aynı adlı bir mermi tipinden almıştır. Nitekim ‘Full Metal Jacket’a da film içinde, dönüm noktalarından birinde rastlarız.

Filmin önemli yanı, gerçek anlamda modernist bir başyapıt olmasıdır. Hatta filmi iki bölüme ayırmak dahi yanlış olmayacaktır. İlk bölümde, yani deniz kuvvetlerinde geçen kısımda, film kara mizah özelliklerini yoğun oranda barındırsa da, ikinci bölümün başlangıcıyla beraber yerini biraz daha drama hatta yer yer belgesel sinemacılığına bırakıyor. Ancak pek tabii ki, ‘kara mizah’ öğesini filmden koparmamız asla mümkün değil. “Full Metal Jacket” savaş gibi kırmızı çizgilerde dolaşan, klişelerle dahi etki bırakabilecek bir tema üzerinde kolay yolu seçmekten kaçınan bir yönetmenin filmi. Zaten Stanley Kubrick’i de Stanley Kubrick yapan bana kalırsa bu.

İlk bölümde, abartılı mizah öğeleri kullanarak izleyicinin sabrını sınayan Kubrick, bir noktadan sonra izleyeni filmin dışında bırakıp olanları dışarıdan bir göz olarak izlemesine sebep oluyor ve özdeşlik kurmaya kesinlikle izin vermiyor. Özellikle egzajere çavuş karakteri, her ne kadar karikatürize edilmiş hâlde olsa da, savaş psikolojisini insanlara dikte edebilmek için başvurulan yolları bize gösteriyor. Aşağılama, kişiliksizleştirme, küçük düşürme gibi yöntemler kullanan çavuş, aslında öldüren makineler yaratmak için sistematik  çalışan ordunun insan psikolojisini ne yönde etkilemeye çalıştığına dair bize ipucu veriyor. Filmde ‘İnek Şaban’ karakteri olarak karşımıza çıkan Vincent D’Onofrio, masum ve hatta salak sanılabilecek birinin dönüşümünü bize gösteriyor. Filmin ana karakteri, ‘Joker’ (Matthew Modine) olsa da, ilk bölümde çoğunlukla İnek Şaban’ı ve deyim yerindeyse onun aptallıkarını görüyoruz.

Çavuş, sıklıkla İnek Şaban’a hakaret eder. İnek Şaban’sa bunlara kayıtsızdır. İlk zamanlarda yapamadıklarından veya kuraldışı davranışlarından dolayı yalnızca İnek Şaban cezalandırılr. Çavuş olayları bu şekilde çözemeyeceğini anlayınca, İnek Şaban hariç herkese, İnek Şaban’ın yaptıklarından dolayı ceza vermeye başlar. Bu durum birkaç kez tekrarlanınca bir gece diğer askerler, sabunlarla İnek Şaban’ı döverler. Artık İnek Şaban’ı acımasız, disiplinli biri olarak görürüz. Nitekim en sonunda da hissettiği baskıyla gerçeklikten uzaklaşıp önce çavuşu sonra da kendini öldürür. Burada bence anlatılmak istenen şey, toplum baskısının, militarizmden bile kuvvetli olduğuydu. Bu durumu şöyle yorumluyorum: Vietnam Savaşı sırasında yapılan propagandada askerlerin Vietnam’a giderek komünizme karşı savaşacakları, ülkenin geleceğini kurtaracakları söylenmektedir. ‘Dreamers’ (Bernardo Bertolucci) da, Fransa’ya gelmiş olan karakter Matthew, arkadaşı Louis’ye ABD’deki durumdan bahsederken, eli silah tutan herkesin savaşa gitmesi gerektiğini aksi takdirde toplum tarafından büyük baskıya uğrayacağını anlatmaktadır. Louis, bu anlatılanlara akıl erdiremez çünkü o, özgür düşüncenin, toplum baskısının bu kadar yoğun olmadığı bir ülke olan Fransa’da yaşamaktadır. Duyduklarından sonra da savaşa katılıp katılmamanın bir seçim olduğundan bahseder. Belki de Fransa’da bu kadar medeni değildir bu konuda. Sadece Louis henüz bir savaşla karşı karşıya gelmemiştir. Bu sahneden de anladığımız üzere, bu yoz ve baskıcı kültür, ABD’de militarizmden, vatanseverlikten daha etkili bir ‘şekillendirme aracı’ olarak kabul edilebilir. İnek Şaban da işte bu baskıcı kültürün yüksek etkisiyle ve bu baskıcı kültüre metodik destek sağlayan militarizmle kendi insanını (Çavuşunu) hatta kendini bile ‘full metal jacket’ ile öldüren bir katile dönüşmüştür. Ancak Deniz Kuvvetleri bununla övünmektedir. Tıpkı Kennedy’nin katilini yetiştirmekten dolayı duydukları övünç gibi… Çünkü amaçlarına ulaşmışlardır ve bir ‘Yok edici’ yaratmışlardır. Film bu yönüyle, kendi coğrafyasına dair şiddetli politik bir eleştiri getirmiştir. Üstelik bunu aleni yapmamış, abartılmış bir kara mizahla rahatsız edici şekilde sunmuştur. Stanley Kubrick’in politik açıdan değindiği tek konu da bu değildir elbette…

‘Full Metal Jacket’ın ikinci bölümünde gazeteci olarak Vietnam’a giden Joker iyiden iyiye özne oluyor ve onunla beraber Vietnam Savaşı’na tanık olmaya başlıyoruz. Vietnam’daki ilk sahne Joker ve asker bir arkadaşı bir köşede oturuyorlar. Ardından Vietnam’lı bir fahişe gelip pazarlık yapıyor ve nihayetinde anlaşıyorlar. Savaştaki eril, hatta ilkel yapının, insanın id egosunun fotoğrafını çekiyor bu sahne: Cinsellik ile saldırganlık.

Cinsellik, ABD askerleri arasında, film içinde sürekli konuşulan bir kavram. Hatta bu cinsellik dozunu aşarak seksistlik seviyesine de varıyor ve yine, filmin ilk bölümünde gördüğümüz abartılı kara mizah seviyesine ulaşıyor. Bence bu yöntemin hiç itici olmadan kullanılabilmiş olması, senaryonun ne derece mükemmel olduğuna; aynı şekilde Stanley Kubrick’in harika bir yönetmenlik yaptığına bir ispat niteliğinde. Savaştaki erilliğin, amaçtan sapmanın, savaş anını eril zevk dakikalarına çevirmenin bize anlattığı ise bence şu: Vietnam Savaşı amacından sapmış, belki de amacı hiç belli olmamış, dolayısıyla amaç edinmemiş, sadece öldürmek üzerine orada yer alan insanların bulunduğu bir savaş hatta politik bir hamle. Helikopterle, Vietnam’daki tarlaların üzerinden geçen ABD askerlerinin yaylım ateşi açarak sivilleri öldürmeleri de, ABD’nin savaş stratejisini (!) –yani stratejisizliğini, yalnızca öldürmek, yıpratmak, mesaj vermek için orada olduğunu-  gözler önüne seriyor.

Tüm bunlar olurken ana karakterimiz Joker’in de yaşadığı ikilem iki detayla hemen bize fark ettiriliyor: Kasketindeki ‘Born to Kill’ yazısı ile üzerindeki özgürlük rozeti.

Bence Joker, 68 Kuşağı’nda oluşan ruhu temsil eden bir karakter. Bunun önemli göstergelerinden biri özgürlük rozetinin yanında, bu hareketin ikonlarından biri hâline gelmiş olan çember gözlükler. Zaten agresif olmayan yapısı, daha insancıl davranışlarıyla da, gelecek 68 Kuşağı üzerine bazı işaretler barındırıyor. Savaşın kötü yanlarını görüp de ardından daha hümanist bir yöne doğru ilerlemesi, karakterin geleceği hakkındaki önemli tahminlerden biri olabilir.

Stanley Kubrick’in, yönetmenlik dehasını konuşturduğu yere gelirsek… Joker ile bir grup asker Vietnam’da sipersiz ilerlemek zorunda kalırlar. Yıkık binaların olduğu bir alana geldiklerinde bir keskin nişancı tarafından ateş açılır. Bir süre boyunca devam eden bu sahneden sonra askerler keskin nişancının olduğu binaya gidip onu vururlar. Sonradan anlaşılır ki bu keskin nişancı 14 yaşında bir kız çocuğudur. Kubrick, pek çok zaman yaptığı gibi yine ‘göstermeden bir şeyler gösterir.’ Savaşta, tüm çocukların edinmek zorunda kaldığı rolleri, erken yaşta ölmeyi göze almalarını… Yerde yatan kızın “Beni öldürün.” sözü de ölümü ne kadar kanıksadığını, beklediğini anlatıyor. Daha büyük bir çerçeveden baktığımızda, kim olursa olsun öldürmeye gelen askerlerle çatışanların ölümü hiçe sayan sivil halk olduğunu, dolayısıyla savaşın bir ülkenin ordusuna değil, bizzat orada yaşayan sivillere, çocuklara karşı açıldığını görmemiz hiç de zor değildir. Stanley Kubrick hem bu sahnede, hem de filmin hemen her sahnesinde, ABD’nin Vietnam Savaşı politikasını hicvetmekten, yermekten hiç geri durmamış aksine yer yer de belgesel gerçekliğinde sahneler çekerek ABD’nin savaştaki hâlini anlatmıştır. Kostümlere gösterilen özen, oyunculukların yer yer tiyatral ancak harika olması da filmdeki bu etkiyi arttırmıştır.

Filmin sonunda, ABD’nin kazanmış olduğu hiçbir şey yokken ve hatta ABD kaybetmişken, askerlerin hep bir ağızdan söylediği marş kazanmakla kaybetmenin bu savaşta önemli olmadığının belirtilerinden birisi. Sonradan hümanist bir bakışa bürüneceğini düşündüğüm Joker bile, bir kız çocuğunu öldürdükten sonra her şeyin farkında olduğunu, ancak artık korkmadığını söyler kendi kendine. Bu da savaş içinde, en barışçıl insanın bile farklı bir yapıya dönüşeceğinin, kendinden uzaklaşacağının işaretidir… Ancak eve dönünce her şeyin eskisi gibi olmasını umuşu, yine de onu diğerlerinden farklı bir yere koymaktadır. Rolling Stones’un jenerikte çalan ‘Paint It Black’ şarkısından bir dize de Joker’in bu farkındalığının altını çiziyor:

“Yeni doğmuş bir bebeğin her gün yaptığı gibi… Kendime baktım ve kalbimin siyah olduğunu gördüm.”

Comments (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

BİR KÜÇÜK NOT

Sponsorluk ve reklam için: info@rihtimdergi.com

BİZE KATILIN

Demlik bölümüne, belirlenen tema ile ilgili Öykü/Deneme/Şiir türlerindeki yazılarınızı 20 Eylül’e kadar gönderebilirsiniz.

37. sayı için tema: “Devrim”

Ekip sayfasından iletişim adreslerini öğrenebilirsiniz.

Detaylı bilgi için tıklayınız.