Anlamını gitgide unuttuğumuz nice kelimelerden biridir kendisi. Bazen evde, bazen işte, bazen ise sokakta bağırırız içimizden “özgür olmak istiyoruz” diye. Çoğu kez söz ve düşünce ile kalır ancak uygulamaya dökülmez bu haykırış. Kendi kendini yiyip bitirmektir esasen. “Peki yitip gitmemesi için ne yapacağız” asıl sorudur. Eğer özgürlüğü istiyorsak; haklarımızı bileceğiz, anlık özgürlük sandığımız şeyler uğruna gemileri yakıp kül etmeyeceğiz mesela. Belki o yakıp tutuşturduğumuz gemilerden biri ileride özgürlüğü taşımak için bize lazım olacak. Belki özgürlüğün düşmanı olarak gördüğümüz kişiler, kavramlar baskı içerisine sıkışmış, hareketsizlikten dolayı karşımızda duruyor olacak ve biz her şeyi yaktığımız için onları da kurtaramıyor olacağız. Kurtardık mı her şey bitti mi peki? Hayır bitmeyecek, onu koruyup kollayacağız. Başkasının özgürlük alanına giren özgürlüğümüzün hiç tereddüt etmeden kemerini sıkacağız.
Kuşların uçmasına hayranlıkla bakanlar ve onlar gibi kanat çırpmak isteyenler uçmayı öğrenecek. Zamanlarımız pişmanlıklarla yoğrularak değil, hürriyeti düşünerek, ona ulaşmaya çalışarak geçecek. Bir şarkıya eşlik eder gibi mutlulukla söyleyeceğiz; o’na ithafen tüm güzel şarkıları. Kimi zaman bağıracağız “Ey Özgürlük” diye, kimi zaman ise çekeceğiz doluca içimize…
Ve aslında asıl güç; düşünmenin özgürlük olduğunu değil, düşündüğünü söyleyebilmenin özgürlük olduğunu anlayınca gelecek.
Thomas Jefferson; “Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaradanları tarafından vazgeçilmez haklara sahip kılınmışlardır. Bu haklar; yaşam, özgürlük ve mutluluğa ulaşma hakkıdır.” demiş. Zaten yaşıyoruz. Özgür bireyler olup mutluluğa ulaşalım o zaman hadi!
Şarkıda diyor ya hani; “Bir sözün coşkusuyla, dönüyorum hayata, senin için doğmuşum haykırmaya.”
Ey özgürlük!