Bir yaprak düşer bin tepeden binbir taşlı asfalta,
bir kapı sertçe kapatılır bir insanın suratına.
Sonra bir ağaç bir dünyaya küser, bir yaprak bir asfalta, bir insan bekler.
Bir kapının açılmasını bekler. Yapabileceği hiçbir şey yoktur ve elinden gelen tek şeydir,sigarası,
ağzına gider o da.
Sonra bir rüzgar eser sertçe,
bütün kapılar, pencereler kapanır suratına.
Radyonun düğmesini çevirir,
“geceyi güneş siler, beni senin hasretin” diye söze girmiştir Tilbe.
Vakit kaybetmenin hiçbir anlamının olmadığı saatlerde çevirir tütün koyduğu kağıdı.
Yaktığında söz çoktan geçmiştir, hadi çat kapı gel.
Çat, çat, çat.
Suratımıza kapanan kapıların sesidir bu, çat!
Biraz da telefonların.
Belki de doğru olan rüzgara küsmemektir, bilmiyordur belki kırılan dalları,
suratımıza çarpan kapıları.
Sonucunu bilemeyeceğimiz işleri yapmayı çok seviyoruz ve acı çekerek de olsa bu hayatı biz yaşıyoruz, çünkü acı çekiyoruz. İnsan bu dünyaya acı çekmek için gönderilmiştir, en basit örneği Hz. İsa’dır. Buna inanmayanlar İncil’i araştırabilirler.
Ben bunları yazarken rüzgar hala esiyor, kırılan dalların kopan yaprakları.
Kapatılan telefonların uzun ince sesi.
Çarpan kapıların apartman koridorundaki yankısı.
Yine de açık kalsın benim kapım, affediyorum.
Meşe ağaçlarının sesi için seni bu gecelik affediyorum ve
kapımın önüne terliğimi koyuyorum.
Işıklarım yanık, aynadaki silüeti hiçbir şeye benzetemiyorum,
bir benim, bir sen.
Biraz da rüzgar sesi.
Birazdan da başlar kuşların cıvıltısı.
Yazan: Buğra Karadeniz