Deneyimsizler olarak geldik ve “verimli yaşamak nedir”i fazlaca sorgulamadan da devam ediyoruz… Burada büyük bir terslik var çünkü boğazımızı sıkmakta olan ilmeği göremiyoruz ve iç sıkıntılarıyla dolu bir ömrü bitirip yitip gidiyoruz.
Peki, daha başka bir açıdan düşünüp başlayalım ve ağlayarak duvarlara kafa atalım: Neden herkesin hayat mücadelesi eşit değil?
Bu sorunun cevabını bulmanız, size bir çözüm getirmeyecektir çünkü çözüm getirebilecekler istemedikten sonra, soyut kavramlar olarak kalan hiçbir konunun bize faydası yok. Reklam yapmak gibi olmasın; “The Platform” filmini, tam da bu sebeple çok beğendim. Tabii ki bizim örneklerimiz biraz daha farklı olacak ama yakın bir konuyu anlatmaya çalışacağız…
Hayat mücadelesinin eşit olmadığını belirttik, örnek olarak da henüz kendileri doğmadan önce meyve vermeye başlamış ve verimli topraklarda bulunan ağaçlara sahip insanlar ile doğduktan sonra epeyce çalışıp sadece bir fidan sahibi olabilen insanları vereceğiz. Bir tarafta meyveler ağız tadıyla çoktan tüketilmeye başladı, diğer tarafta ise fidanını dikmesi, yetiştirmesi, bir sürü işlem sonrasında da meyve elde etmesi gereken bir başkası var…
Hemen bir göz atalım; ağaç sahiplerinin sözü dinlenmeye başlamış bile, kendiliğinden bir nakit akışı mevcut, sahte gülümsemelere alışmış, ticaret nedir kavramış, tanımadığı birçok insanla konuşmak zorunda, bazen yolculuklara da çıkıyor, piyasada dolandırıcısı da çok, ya o uzaklardayken başkaları ağaçlarına dadanırsa, kime güvenmeli bu adam, işçileri de zam isteyip duruyor, konuşmalar bazen tansiyon yükseltiyor, bu kadar ağaca sahip olmanın ne anlamı varmış ki, “Ama sakın unutma!” diyor babası, “Sen bu ağaçları iyi yönetirsen insanları da iyi yönetirsin. Mutlu mesut bir yaşam olur bu topraklarda…”, baba nasihatı bitince, elinden geleni yapacağına söz veriyor, o anlık açlığın çözümü için bir şey düşünmek zorunda değil, ağaç sahibi olan adam, o esnada sahip olmadığı ama yarın sahip olabileceği açlık için telaşlanıp duruyor; hayatı boyunca endişe, öfke, stres, hüzün, travma, neşe, coşku, yıkım, kazanç, kalp krizi vb. şeyler kendisinin yakasını bırakmayacak gibi duruyor…
Hemen bir göz atalım 2; adam ömrü boyunca çalışmış, kullanacağı ve kullanmayacağı bir sürü bilgi ezberletilmiş, günü gününü tutmayan ahlaki değerler içerisinde kaybolmuş, ağaç sahiplerinin kendisine eksik meyve verdiğini düşünmeyi sürdürürken bir de kendisi gibi ağaç sahibi olmayanlarla yarışa başlamış, “hep birlikte daha güçlüyüz” sloganlarının bulunduğu sokaklarda ellerini cebine koymuş ve sessiz sakin ilerlemiş, “Neden moralin bozuk?” diye soran birine “Hiç işte; öylesine…” gibi bir cevap vermiş, çalışmaya ve emek harcamaya devam etmiş, sonunda bir fidan sahibi olmuş, şimdi de fidanı olmayanlar bile akıl hocası oluvermişler, “Bunu aşılamazsan çöp olur.” diyenler varmış, “Bu topraklar verimsiz, git falanca bölgede dik…” önerileri gelmiş, “Fidan sahibi olmanın sorumluluğu sana fazla gelmesin? Sat, kurtul bence…” fikirlerine de denk gelinmiş, adamın canı “Hiç işte; öylesine…” sıkılmaya devam ederken de karşısına binlerce ağacı olan bir kişi çıkmış ve ona yardım eli uzatmış, “Senin fidanı bu ağaca aşılarız, sen de kazanırsın, ben de kazanırım…”, teklif kabul edilmiş, fidanın bakım masrafları ortadan kalkınca gelirin azalması göze batmamış, ama yine de adam hem bugünün hem de yarının açlığını düşünerek daha çok stres yapmış, kelimelerle ifade edemediği sebeplerden dolayı anksiyete bozukluğuna doğru uzanan bir yola girmiş, hayat da biraz böyleymiş, sınıf değiştiren bir insan bu kaygılara hep sahip olurmuş ama işin garip tarafı, bu sınıfların belirli çizgileri yokmuş ve adam da hangi sınıfta olduğunu bir türlü anlayamazmış…
Şimdiye kadar hayat mücadelesindeki eşitsizliğe göz atıyorduk; sonra birden, hesaplanamaz şekilde, ne olduğu belirsiz bir felaket geldi. Bir yandan ağaçlar çürümeye başladı ve diğer taraftan da insanlar ölmeye başladı. Örneğimizin inceliği de zaten burada; hem insana hem de ağaçlara dadanan bir salgın hastalık geliverdi.
Hasta olan insanların daha çok meyveye ihtiyaç duyduğu bu günlerde, ağaçların da yok olmaya başlaması fena oldu ancak diğer taraftan da hastalığa yenik düşen insanlar, ihtiyaç sahipleri sayısını azaltıyordu. İşte; yine hesaplanamaz, kaos tipi bir hesaplama mekanizması başlamış oldu: Bir salgın, iki kaybeden ve iki kazanan taraf oldu. Bu kayıplar ve kazançlar bambaşka konular hakkındaydı ve ileri tarihte gerçekleşecek başka kayıp ve kazançlara ön ayak olmanın ötesine geçemediler…
Böylesi durumlar açığa çıktıkça zaten doğuştan ağaç sahibi olmak ya da sonradan bulmak, ve hatta hiç bulamamak arasında pek de bir fark olmadığı anlaşılıyor. Bir “şey” taşıyoruz, hesaplanamayan, tam olarak tanımlanamayan, işte; o şey artık her neyse, onu kaybetmemek gerekiyor, bu gezegeni paylaştığımız gerçeğine göz kapamamalıyız, gerekçelerle vicdan yumuşatıp başkalarına eziyet çektirmemeliyiz…
Artık, üstünkörü bu konuya laf attığımıza göre başka bir konuya laf atmanın vakti geldi: Biz neyiz?