Bazen öldüğümü düşlüyorum, tıpkı Ruhi Bey gibi.
Sonrası nasıl olur diye soruyorum kendime: Ölümden sonra yaşam mı vardır, yoksa yeni bir doğum mu?
Ama asıl mesele metafizik değil. Şuracıkta ölsem, aklıma ilk gelen şey yazdıklarım oluyor. Şiirlerim ne olacak? Kim onları bir araya getirecek? Okunacak mı, yoksa defter aralarında mı kalacak?
Bu soru zihnimin tam ortasına düşüyor.
Tam da ölümü düşünmediğim bir günde, bir haber düştü önüme: Orhan Veli Kanık’nin doğduğu ev satılıktı.
Orhan Veli benim için biraz fazla kıymetliydi. Belki de ikimiz de biraz fazla “garip”tik.
Bilir misiniz, bir müzesi yok Orhan Veli’nin. Oysa yazarların müzeleri çoğu zaman evleridir. Doğulur, büyünür, ölünür… ve o ev hafızaya dönüşür.
Ama bizde hafıza çoğu zaman gayrimenkule yeniliyor.
Yıllardır olması gereken şey — bir şairin doğduğu evin korunması — şimdi tamamen ihtimal dışına çıkmak üzere. Bir ev daha satılacak belki. Ama aslında satılan bir duvar değil; kültürel bir tanıklıktır.
Garip Akımı’nı ısrarla savunan Orhan Veli, şiiri sokağa indirdi. Halkın konuştuğu dili şiir yaptı. Basit denileni derin, sıradan denileni sahici kıldı.
Nurullah Ataç onun için şöyle demişti:
“Orhan Veli ‘Kazım’ın türküsünü söylerler / efkârlanırım’ diyor, hayran oluyorum. Oysa ki bu ‘efkârlanırım’ sözünü başka nerede görsem beylik bir lakırdı diye tiksinti gelir içime.”
Herkesin söylediği bir kelimeyi bile şiir yapabilen bir adamdan bahsediyoruz.
Ceketsiz öldü.
Cebinden 28 kuruş çıktı.
Ama biz onu yoksulluğuyla değil, dili dönüştüren cesaretiyle hatırlamak zorundayız.
Bir şairin müzesi yoksa, mesele sadece bir bina değildir. Mesele, bir toplumun kendi hafızasına ne kadar sahip çıktığıdır.
Belki bizim vazifemiz de budur: Onun “garip” dediği dünyada, onu garip bırakmamak.