Bitmez bir açlık benimki, yesem yemesem doymadığım, ucuca ekleyip adamları, uçurtma gibi sallandırdığım, rüzgar kesilince iplerini bırakıp yere nasıl çakılacaklarını seyre daldığım, bitmez benim açlığım doktor, sana anlatırken hoşlanmıyorum kendim için söylediklerimden ama gerçek bu. Bakma öyle yüzüme utandıramazsın beni, neyin pençesinde kıvrandığımı bilmek senin için zor olmasa gerek, kadınsın sen. Sahi oldu mu sana hiç? Bakma öyle! Her hafta oturup karanlık sırlarımı anlatıyorum sana, kimsenin bilmediği bir sürü ayrıntıyı… Sana olduysa bilmek isterim, gerçi sordum bizim kızlara orgazm nasıl bir şey diye, sevgililerini filan övdüler çok lazımdı çünkü Ali ile Ayşe’nin nasıl seviştiğinin detayları… Her neyse, bunu düşündüm aslında, kadınların… Kadınların seks konusunda neden bu kadar yalancı olduklarını. Şahane bir silah! Zevkten öldürüyor haha! Komik bu, sen bile gülümsedin baksana! Aslında acıklı, trajikomik şu seks meselesi. Sence öyle değil mi doktor? Yani bütün o kur yapmalar komplimanlar bakışmalar yazışmalar filan, sinemaya git yemeğe git dinle dur tüylerini beğendiğin bir erkek kuşun gak guklarını, çek kendini naza, ger ger sal ilişki dedikleri elastik ipi, adamın nasıl topaç gibi döndüğünü seyret bu eğlendirsin seni, en güzel kısmı bu hep söylerim…
-Nedir sizi buraya getiren?
-Tanrım! Sen hala bu soruda mısın doktor? Anlatıp duruyorum ya, neresini anlamıyorsun? Senin ilgini çeken kuşun tüyleri değil pençeleri ve gagası mı? Tamam o da olur!!! Senin özel isteklerin beni ilgilendirmez ki! Aynı şey zaten ha tüy ha pençe gaga ne fark eder, hepsinin vardığı nokta seks.
Doktor masaya doğru eğildi, gözlüklerini çıkararak masanın üzerine bıraktı, gözlerini kıstı hızlıca süzdü karşısında oturan kadını;
-Etrafında dolanıp duruyorsun Leyla; nedir seni buraya getiren?
Leyla’nın gözünde bir an bir şimşek çaktı geçti, öteki başını iki yana salladı, “yapma” der gibi, Leyla ötekine baktı,
-Sorsana doktor şu kalıp sorunuzu yine! Ağır ağır söyledi sözcükleri Leyla, alay eder gibi söyledi, küçümseyerek söyledi, doktor sordu;
-Nedir sizi buraya getiren?
Leyla derin bir nefes aldı, konuşmak için değil de denizin derinlerine tüpsüz dalıp sünger çıkartacakmış gibi kocaman bir nefes çekti içine ;
-Sevişmiyorum, oynuyorum sevişen bir kadını. Sevişmiyorum çünkü herkes şahı istiyor. O adam, bu adam, şu adam, beriki, diğeri, hepsi… Hepsi şahı istiyor, Seks için pek çok hamle yaparsın yaşamın içinde…
-Şah ne Leyla?
-Orgazm, sen hiç satranç oynamadın mı be doktor? Herkes şahın peşinde, orgazm savunmasız bırakır ruhu. Kalmaz; ne perde ne duvar ne savunma ne koruma, ne cümle ne kelime, kalmaz hiçbiri. Çırılçıplak kalırsın, bedenin çıplaklığı doğaldır da ya ruhun ki? Hiçbir adam değerli değil ruhumu çırılçıplak ortaya koyup görmesine dokunmasına izin verecek kadar. Ruhun çıplaklığı ‘üşütür’ beni. Bu yüzden rol yapıyorum beni rahat bıraksınlar diye, hani bilirsin şu nefesin giderek sıklaşması, kasların gerilmesi, inlemeler -bak bu delirtiyor onları-, küçük çığlıklar, adını sayıklamak, ayak baş parmağının bükülmesi, dudakların titremesi, düşmemek için sarılmak, tırnaklarımı batırdığım sırtlar…. Anlayacağın gördüğüm duyduğum bildiğim ne varsa harmanlayıp koyuyorum önlerine. Bütün bunları yapan beni sükunetle seyreden ‘ÖTEKİ’ heyecan bile duymuyor. Tırnaklarına filan bakıyor, bazen ayna karşısındaymış gibi saçlarını fırçalıyor, ifadesiz gözlerle ve mimiksiz bir yüzle bitmesini bekliyor.
-Öteki?
-Evet öteki yani özel bir adı yok doktor, bir ismi olmaması sorun olur mu sana? Sadece öteki o! Ben değilim öteki… Uysal bir itaatle sevişiyor gibi yaptığım adamlar, arzularımı doyurdukları zannıyla yüzlerine yerleşen gülümsemenin keyfini sürerken ben, ötekime; ”gülümsüyorum” gelip beni öpüyor. O andan sonra yanımda yatan adama zarar vermemek için; ”çünkü bize dokunursa, öldürebiliriz onu” uzaklaşıyorum ortamdan. Orgazm sonrası rolü yok anlayacağın; öyle minnettar bakışlar, gülümsemeler, başımı göğsüne yaslayıp uyumak, -bana dokunmasına izin verecek herhangi bir şey- yok. Aslında ‘selam verip iniyorum sahneden’…
Al-kış-lar, al-kış-lar, alkışlar yok.
Bomboş sessiz ve anlamsız bir oda, boş bir kabuktan ibaret yatakta yatan küçülmüş büzüşmüş bir adam, bazen dönüp gerçeği yüzüne söyleyeyim istiyorum memnun mesut sırıtarak yatan adamın, vazgeçiyorum onun bir kabahati yok, hiçbiri oyunun farkında değil ki, fark etmemeleri için elimden geleni yaptım, gözlerimi kapalı tutarım genelde, gözden bakıştan anlaşılır çünkü gerçekte ne olduğu, gözlerimi kapatıp ötekime baktım hep. Fark etmediler evet ama suçlayamam onları, iyi bir oyuncuyum ben, açık vermedim, yakalayamadılar, yalnız şu sonuncu… neyse ya.
-Nedir sizi buraya getiren?
-Tekillik istiyorum, tekilliği geri istiyorum. tek bir şey olursun. Tek-bir -şey ve düşünemezsin ‘çok değerli’ birkaç saniye, birkaç saniye düşünmemek için uzun süre devinmek zorunda kalırsın, bu yüzden değerlidir; ‘çok değerli birkaç saniye’ çok çabalamak yüzünden.
Neden buradayım biliyor musun? Bu oyunu oynamaktan zevk alıyorum çünkü…Bu korkutucu değil mi sence? İnsanları kandırıyor olmaktan zevk almak. Bunda bir yanlışlık var. Yanlış, olmaması gereken bir şeyler var. Hoşlandığımı düşündüğüm adamlara bile aynı şeyleri yapıyorum ben, vazgeçmiyorum bu oyunu ısrar ve inatla sahnelemekten. Kendimi ikna edemiyorum gerçekleri söylemeye… Katlanamaz oluyorum sonra kendi sahnelediğim oyuna aynı adamla, görünürde her şey çok yolunda giderken birden bitiriyorum ilişkiyi. Sonraki değiştirmiyor olan biteni, olmuyor işte bir arada tutamıyorlar beni, yatağa girince bir arada durmamızı sağlayan tutkal, tutkal çözülüyor sanki, erkeklerden hoşlanmıyor olabilir miyim diye kadınları da denedim, gene hüsran, çeşni oldu, rol aynı. Bitmez bir açlık benimki doktor yesem yemesem doymadığım, bitmez…
-Hiçbiri anlamadı mı?
-Biliyor musun? Şu sonuncu anlayabilirdi. Çok geç artık ama. Ben ansızın terk ettim onu. ‘Bu bir müsabaka değil’ dedi beni öperken, bu bir müsabaka değil dedi düşünsene, öpüyordu beni hem de şefkatle öpüyordu. Öteki’me baktım korkudan gözleri büyümüş, tırnaklarını yiyordu. Adam müsabaka diyordu. Bu sonuncu var ya; ya anlamıştı yahut anlamak üzereydi. “Öyleyse şahı isteme benden” dedim. “Onu sana veremem içine ruhumu sakladım ben’ baktı bana, çok acıyarak baktı, bıraktı öpmeyi filan, bıraktı, baktı bana çok acıdı….
-Söylediniz mi gerçeği?
Leyla hışımla baktı doktora;
-Beni dinlemiyorsun sanırım doktor hanım! Anlamıyorsun da, cehennem olup gitsem iyi olacak, sana anlatmak istemiyorum bundan sonra…
………
-Bana bir sırrını söyle.
Yekten sordu. Ben camdan dışarı gökyüzüne bakıyordum, denize kavuşmadıkça devalanmayacağını bilerek; dağları, yerleri, ovaları, nehirleri,vadileri, binaları, ağaçları, insanları, şeyleri sarıyordu.
Denize ulaşmaya çalışıyor hangi yöne baksam huzursuzca uzuyordu.
-Canın acır!
-Şimdi de acıyor; bana bir sırrını söyle
-Seni terk edeceğim. Ama bu sır aramızda kalsın olur mu?