İrlandalı yazar Samuel Beckett tarafından Fransızca olarak yazılan bu eser (En Attendant Godot) yine yazarı tarafından birkaç yıl sonra İngilizceye (Waiting for Godot) çevrilmiştir. Kendi yazarı tarafından başka dillere çevrilme ayrıcalığına sahip sayılı eserlerden biridir.
Dili oldukça sade olan bu absürt tiyatro örneği, birkaç obje ve birkaç adamla boyut kazanan düşünsel bir oyundur. Birçok edebiyat eserinin aksine anlatımı ya da diliyle değil; eylemlerle insanları doygunluğa, yoğunluğa ulaştırmayı amaçlamıştır Beckett.
‘’Her sözcük sessizlik ve hiçlik üzerinde gereksiz bir leke gibi’’
Zaman dur durak bilmeden akıp gidiyor, insanlar, hayvanlar, bütün canlılar hep bir amaç içinde, hep bir koşturmacada fakat önümüzdeki zamana ulaşmak için şu anımızı yaşamıyoruz, anımızı kaçırıyoruz. Yahut bir şeylerin gerçekleşmesi için hep başka şeyler bekliyoruz: “Bu olursa bunu yaparım, şu gelirse şunu götürürüm…”
Tarih boyunca insanlık bir sürü felaket, savaş ve yokluklar yaşadı. Kimileri zamana yenik düştü, kimileri can uğruna her şeyini harcadı. Fakat nedir bu bencilce her şeyi harcama güdüsü, nedir bu isteklerimiz için ‘benliği’ hiçe saymak?
İşte tam da bunlar yaşanıyor, beklediklerimiz yüzünden şuan hiçbir şey yaşamıyoruz ama zaman bizi beklemez, zamanda koşuyoruz. Botlarımız ayağımızı sıkıyor şöyle bir bakıp hiçliğimize koşuyoruz. Yahut şapkamız halen başımızın üstünde mi, şöyle bir yokluyoruz, devam ediyoruz.
Hayatın içinde sürüklenip gidiyoruz, sorgulamadan hayatın önümüze sunduklarını kabul ediyoruz. Kendimizi o kadar güçsüz görüyoruz ki; hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimize inanıyoruz.
Aslında Beckett tam da buna değiniyor, bu saçmalıkların içinden sıyrılıp gözlerimizi açmamızı istiyor. Bize iki insan gösteriyor; sımsıkıya sarıldıkları hiçlik yüzünden hayatlarının geri kalanını aptalca bir bekleyiş içinde geçirmeye mahkum etmiş iki insanı anlatıyor.
Vladimır ve Estragon (Onların birbirlerine seslenişiyle Didi ve Gogo) hikâyenin ana karakterleridir, daha doğrusu hayatlarımızdan birer parçadır. Ortada bir hikâye de yoktur aslında; Beckett hiçbir olayın geçmediği iki perdelik bir oyun yazmayı başarmıştır. ‘’Hiçbir olayın geçmediği mi?” Evet, aynen öyle. Eserin yayınlanmaya başladığı ilk yıllar, bütün gazetelerde bu başlıkla yer aldı Godot’u Beklerken…
Nesneler, sadece nesneler… Onlara anlam katabilecek tek şey düşüncelerimiz; güneş, ağaç, eşyalar ve diğer birkaç şey… Oyunun yaşamasını sağlayan tek şey bunlar.
‘’Ne zaman! Ne zaman! Günün birinde! Yetmez mi işte! Başka günlerden farksız bir gün dilsiz oldu, günün birinde de ben kör oldum. Günün birinde sağır olacağız. Günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. Aynı gün, aynı an, size yetmiyor mu bu kadarını bilmek?’’
‘’Dünyadaki gözyaşı miktarı sabittir. Ağlamaya başlayan biri için, bir yerlerde bir başkası keser ağlamayı. Aynı şey gülmek için de geçerlidir.’’
‘’Dün kimseyle tanıştığımı hatırlamıyorum. Ama yarın da bugün biriyle tanıştığımı hatırlamayacağım. Yani aydınlanma konusunda bana güvenmeyin.’’