Zihin ile kalem arasında muazzam bir ilişki olması ve aynı zamanda doğu-batı gibi birbirinden ayrı meziyetlere sahip olmasının sıkıntısı var idi epeydir içimde. Yazacaklarım zihnimden öteye gidemedi ve yazamadım. Ne kanayan yaralara dokunabildim ne de o yaraya tuz bastım, sadece düşündüm. Ve düşünmenin faydadan çok hamlığını gördüm, beynim kötü bir gece ardından susuz kalmış gibi buruştu.
Şimdi su içme vakti.
*
Bundan yıllar önce, ilkokul dönemindeyim, hani 5-10 yıl da değil 19-20 yıl önceden bahsediyorum. Eğer bir mahallede büyümüşseniz çoğu anımız ortaktır. Orta halli bir ailenin sıradan çocuğu olursunuz, ailenizin tercihleri doğrultusunda yaşarsınız, onların istediği yemekleri yersiniz, istediklerini düşünürsünüz. Hep olumsuz durumlar değildir tabii(!). Mesela aileniz bacaklarınız kanamasın diye paten almaz size, bir yeriniz incinmesin diye 3 tekerlekli bisikletten öteye geçemezsiniz. Gizlice bisiklet sürersiniz arka sokaklarda, sonra düşersiniz, canınız acır, “keşke gizli kullanmasaydım” dersiniz de “izin verseydiniz bunlar olmazdı” demezsiniz; çünkü çocuksunuzdur.
En güzel düştüğüm yıllardayım, ilkokuldayım. Mavi önlük altına hiç sevmediğim garip bir pembe çorap giyiyorum.
Yokluktan mı yoksunluktan mı hala çözebilmiş değilim, neden ben de beyaz çorap giymiyorum?
Saçlarım amerikan traşı, çirkinim.
Ama öyle içtenim ki; bir kozalağı anneler gününde anneme hediye edecek kadar güzelim. Annem de o dalı saklayıp yıllar sonra bana “herkes anneler gününde hediye almıştı sen de bana bu kozalağı getirdin” deyip onu gösterecek kadar anne.
Bir de babaannem var, hikaye uzun işte.
Beslenme çantamı Allah ne verdiyse hazırlayıp torununu mutlu edemeyen bir babaanne.
Elimde evde ne bulmuşlarsa koyulmuş beslenme çantamla gidip geliyorum okula. Beslenme çantamı benden beklendiği gibi sürekli boş geri götürüyorum eve, iştahla bitirilmiş olarak.
Tabii o beslenme çantasını iştahla boşaltan ben değilim. Sınıfta bir arkadaşım var ama onun beslenme çantası yok ve keza yemeği de yok. Beslenmemi ona veriyorum; gizlice. Hem yemekleri yemiyorum hem de arkadaşım doyuyor ve ailemin de bundan haberi olmuyor. Ancak bir terslik var ki romatizmanın ve kan değerlerimin düşüklüğünden ötürü okulda sürekli bayılıyorum.
Ailem öğreniyor; yemek yemiyorum.
Gizlice yemekler başka yere gidiyor, gizlice.
Öğreniyor, kızıyorlar. Aradan yıllar geçince kızmak eylemi yerini gülmek eylemine bırakıyor.
Beslenmeye muz koymanın ayıp sayıldığı bir dönemden bildiriyorum tabii size. Sokakta ekmek yedikten sonra kilim serip yattığımız ve asla arkamızın kollanmadığı bir dönemden işte.
Çok yabancılık çekiyorum bundan ötürü şimdiki zamana. Gizlice yemeklerin verildiği, pahalı yiyeceklerin ayıp sayıldığı zamandan, üzerindeki kıyafetin markasını anlatmaya hevesli ve keza yüksek fiyatlı eşyaların anlatıla anlatıla bitirilemediği bozuk bir zamana yabancıyım. Kendimi bisikletim yokken bile bu kadar dışlanmış hissetmemiştim, öylesi bir yabancılaşma hâli.
Yakartop -yani bana göre ortada sıçan- oynarken, top değdiği hâlde “değmedi”nin tartışmasını yapardık ve bu büyük bir meseleydi. Şimdi meseleler yalnızca aciz tutku eserleri.
Ne olurdu şimdi geriye gitsem?
Ve 9-10 yaşlarımda giymekten utandığım o pembe çorabı giysem.