Şu an dünyada konuşulmakta olan yaklaşık 8000 farklı çeşitte lisan bulunmasına karşın, bazı şeylerin eksikliğini hâlâ hissetmekteyiz. Duygu sellerine ev sahipliği yapan günlerimizi tükettikçe, eksik olan şeyin arayışını bıraktığımız da bir gerçektir. Neyi kaybettik ki eksikliğini yaşıyoruz, belli değildir.
Oldu ki bir şeyin eksikliğini hissetmeye başladık, hemen “hasret” kelimesi hem dudaklarımızdan dökülür hem de kulaklarımızda parçalanır. Kelimenin kökeni “bir şeyin eksikliğinden doğan acı, hasar” anlamı taşımasının sebebi de budur. Tabii ki günümüzde kullanım etkisi oldukça düşüktür; çünkü bizler bollukla tanışmış insanlarız.
Örneğin, bir nesneye değer yükleyelim. Bize hediye olarak gelmiş bir nesneyi paganistçe yüceltelim ve o nesneyi asla yanımızdan ayırmayalım. Günlerden bir gün, onu kaybettiğimizi fark edelim. Bingo! Hafiften bir üzüntü kaplayacaktır içimizi. Bu üzüntünün giderilmesi için farklı bir nesneye bağlanma ihtiyacı duyacağız. O yeni nesneye de yeterince değer yükleyebilirsek, eski nesnenin adını anmayı bırakacağız ve hasretimiz son bulacak…
Yukarıdaki örneği biraz daha genişletelim. Umursadığımız ilk nesne bir anahtarlık olsun, ikincisi ise bir eldiven. Şimdi, bir anahtarlık ile bir eldivenin aynı işi nasıl gördüğüne bakalım. Anahtarlık, anahtarlarınızı kolaylıkla fark edebilmeniz için üretilmiş uyarı nesneleri iken, eldivenler ise soğuklarda ellerinizi sıcak tutmak için kullanılır. Her iki nesneye de aynı değeri biçmek mümkün müdür?
Milyonlarca insanla tanışma fırsatımızın olduğu bu devirde, farklı insanlara aynı değerleri biçebildiğimiz gibi, bu farklı nesnelere de aynı seviyede değer adayabiliriz. Çünkü zihnimizin yapısı gereği, etrafımızda olup bitenleri değerlendiren mekanizmanın, “o şey”in teyit etmesi yeterlidir. “O şey” bazen güven hissidir, bazen mutluluk… Bir takım duyguları rastgele yerlere yerleştiren zihnimiz için hasret, olumsuz bir durumdur ve acilen giderilmelidir.
“Aslında eksikliğini çektiğimiz şey bizleriz.”
İyi de eksikliğini çektiğimiz şey nesneler, güven ya da mutluluk hissi değil; peki ama nedir? Aslında eksikliğini çektiğimiz şey bizleriz. O nesnelere anlam yükleyen bizler, bir başkasını değil kendimizi hatırlamak için bu işi yaparız. Birinin yanında kendimizi güvende hissettiğimizi söylüyorsak, bunun sebebi; kendi varlığımızı o kişinin yanında teyit edebiliyor olmamızdır. Mutluluk denen şey de aniden kaybolup gider çünkü zihnimiz kendini unutmaya meyilli bir mekanizmadır.
İş-güç… Hayatı kazanmak… Kazandığını harcamak… Sağlığını kazanmak… Hasta olduğunu unutmak… Daha çok kazanmak… Kazandım derken kaybetmek… Bunların devrilip döküldüğü yollardan takılmadan ilerleyebilmek… Tamam! Ben bu işin neresindeyim?!
Şu an aynadaki yansımasını inceleyen ben, belki de bu durumun farkında değil. Şu an bir şeyleri özlediğinin farkında ama o şeyin ne olduğunu bulamıyor. Belki “o” diyor ve belki de “bu”.
Zihnimizin otonom savunma sistemlerine ayrı bir hayranlıkla bakmaktayım. Birçok şeyi birçok kez kaybeden biri, artık hiçbir şeye anlam yüklememeyi öğreniyor. Bunu bile isteye değil, otonom olarak gerçekleştiriyor. Her şeyin değeri yitip giderken, etrafındakiler bir de yaşama sevincinden bahsediyor. Bahsettikleri şeyin ne ile ilgili olup olmadığını biliyorlar mı, burası da ayrı bir merak uyandırıyor…