Sen söylersin söz içinde sözün var
Çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Şu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedesten senin olsa ne fayda
Kul Himmet Üstadım
Çağdaş kapitalizmin ve ulus devletin, modern toplumun yapısı içinde birbiriyle sıkı bir biçimde bağlantılı gördükleri salt bir ideal tip denemesine girişilir. Bu insan tipi daha fazla çalışan, itiraz etmeyen, etse bile belirli kanallar aracılığıyla bunu gerçekleştiren, sermayenin hegemonyasını daha fazla arttırması istenilen bir insan tipidir. “Hayır” deme kanallarının dahi onlar tarafından belirlendiği bir çağ bu. Cep telefonu veya tabletimizdeki internet paketinin mb’ı kadar reddedebiliyoruz. Robotlar gibiyiz. Aynı saatte işe, okula gidiyor; aynı saatte uyuyor, aynı saatlerde sevişiyoruz ve buna modern insan faaliyetleri diyoruz. Havayı, fabrika bacalarımız ve araba egzozlarımızla öyle kirlettik ki; artık gökyüzünü göremiyoruz. Bundandır ufak benliklerimizi yeryüzünün efendisi zannetmemiz. Doğaya dahi hükmediyoruz. Akarsulara baraj kuruyor, küreyi ısıtıyor nefes aldığımız ormanları katlediyoruz. Bu ideal insan tipinin oluşmasında yaşadığımız kentler son derece önem teşkil etmektedir. Sermayenin inşa ettiği yeni nesil evlerde yaşıyoruz. Kendi zevkimize göre kuramıyoruz evlerimizi. Dün yapan – yaşayan ekseninde olan evler, bugün birer meta halini aldı. Birileri yapıyor, bizler satın alıyoruz ve daha iyisini almak için satıyoruz. Kent mekanları hiçbir devirde olmadığı kadar çağdaş kapitalistler tarafından belirleniyor. Bizi borçlandırdıkları banka şubeleri ile dolu, kurdukları kentlerin sokakları. Bu yüzden İcra Kurumu’nu bile resmi törenle açan bir ülke olduk. Kentler adeta ”sermaye kentleri” halini aldı. Toplu Konut İdaresi ile müteahhitler belirler oldu, Türkiye’de kent biçimlerini. Estetik zevkten yoksun, birbirinin beceriksiz kopyaları olan gökdelenler türedi zehirli mantarlar gibi.
Büyük çaplı ulusal ve uluslararası şirketler, kentleşme süreçlerinde kentlerin yapılandırılmasında önemli roller üstlenmiştir. Bu şirketler yeraltı raylı sistemleri, toplu konut ve altyapı gibi büyük inşaat projelerinde yer almaya başlamıştır. Ulaşım ağlarının geliştirilmesinin en başat nedeni, insanların en çok baskı altında tutulduğu ev-işyeri arasındaki irtibatın ilişkisinin maliyetini en aza indirme çabasıdır.
Türkiye’de kentleşmeyi etkileyen temel faktörler, neo-liberal politikalar, sanayileşme, turizm ve güvenlik sorunundan kaynaklanan büyük çaplı göçlerdir. Uygulanan neo-liberal politikalar sonucunda kentler, işsizlik, gelir dağılımı dengesizliğinin artması, toplumsal ve mekansal kutuplaşmaların belirginleşmesi, sosyal adalet düşüncesinin gerilemesi, kamusal hizmet alanının daraltılması gibi yoksulluk olgusunu besleyen süreçlerin etkisi altına girmiştir. Oluşturulan kentlerde kast sistemi dahi muvcuttur 1+1, 2+1, 3+1’den mütevellit. Lakin bu sistemde sınıflar arası geçişler serbesttir. Siz de daha fazla çalışarak ve birilerinin sırtına basmayı ihmal etmeyerek +1 odaya sahip olabilirsiniz. “Çalışan kazanır, elması kızarır.” boşa kurulmuş bir cümle değildir ne de olsa. Büyük balığın küçük balığı yemesinin zorunlu olduğu, sadece güçlü olanların yaşama hakkına sahip olacağı bir sistemin devam etmesine bizler de katkı sağladık. Mahalle bakkallarını market, tanzim çarşılarını AVM’ler haline getirdik. Asla doyurulamayan düzeyde bir servet biriktirme hırsımız oldu nur topu gibi. Bir Kürt atasözünün de dediği gibi ‘dinya li dinye; çave gur li mihe‘, yani “Dünya dünya olalı, kurdun gözü koyundadır.”
A noktasından B noktasına daha hızlı ulaşıyoruz evet ama birbirimizle konuşmuyor, hareket etmiyoruz. Bundan dolayı hasta kentlerde hasta insanlar haline geldik. Köydeki tüm varını omuzlayıp, kendisine yaşayacak iki göz yer yapıp orada kalan insanların evlerine bile göz diker olduk. Modern insan kendisi gibi tüketmeyen bu insanlar için de bir isim bulmayı ihmal etmemiştir: “Varoşlu”. Uygulanan kentsel dönüşüm! projeleri için meşru zemin oluşturma ihtiyacı hasıl olmuş, varoş ve varoşlu kavramları da bu ihtiyacı gidermiştir. Devleti yönetenlerin çıkardığı yasalar gecekondu olarak tabir edilen bu yaşam alanlarının iyileştirilmesini değil, dönüştürülmesini öngörmüş, bu alanların özellikle kent merkezine yakın olanları apartmanlaşmaya başlamıştır. Bir anlamda gecekonduların birer girişimciye dönüşmeleri ve kentsel ranttan paylarına düşeni almaları devlet tarafından sadece teşvik edilmekle yetinilmemiş aynı zamanda da örgütlenmiştir. Gecekondu bölgelerinde artan kiracılık ve sık konut değiştirme, dayanışma ve paylaşma sonucu gelişen ”gecekondu ruhu”nun zayıflamasına neden olmuş; bölge altyapı ve hizmetlere kavuştukça gecekondu yapımı ortadan kalkmış; gecekonduların apartmana dönüşme süreci de komşuluk dayanışmasını ve yakınlığını ortadan kaldırır vaziyete sokmuştur. Devlet artık kentteki insanların hizmetlerinin sağlanmasından hızla elini çekmeye başlamıştır. Eğitim, sağlık ve benzeri hizmetlerin sağlanmasından devlet kademeli olarak çekilirken, çekilmediği alanlarda da hizmetin sağlanmasını ihale ve benzeri yöntemlerle özel sektöre bırakmış, devlet eliyle zengin ile fakir arasındaki kıskacın daha fazla açılmasının yolu hazırlanmıştır. Zenginliğin ve fakirliğin kurallarını belirleyen devlet, toplumdaki sınıflar arası ilişkilerde hakem rolünü ve toplum içindeki uzlaşmanın devamı için çoğu kez alt sınıfların çıkarına yönelik müdahale etme anlayışını terk etmiştir.
Keşmekeş halini almış trafikte hiç kullanamayacağı sıfır model arabaya sahip olmak için sürekli çalışmayı, iş yerinde geçireceği zamandan şayet eğer arta kalan zamanı olursa oturacağı plazadaki evini almak, zenginliğin yeni ölçütü halini aldı.
Her grev hareketini sermaye sahiplerinden evvel bakanlar engellemeye çalışmıştır. Resmi görevi halkı korumak olan polis, fabrikaya girip işçileri gözaltına almaya başlamış yani kısaca artık kentler küresel kapitalist sistemin içine gömülmüş bir duruma ve bu sistemin en önemli aktörleri haline gelmişlerdir.
Sermaye kentlerinden sonra ortaya çıkan eşitsizlik, suç, köhneme, kirlilik insanları kent içinden kaçmak yerine ”tüketimin öneminden kent yaşamının inşasına” doğru sürüklemiştir. Yoğun olarak geçmişe özlem hissedilmekte ve birçok şey retro’laşmaktadır. Türkiye henüz bu tüketimi tam olarak yaşayamadığı yani vahşi kapitalizmden çağdaş kapitalizme geçemediği için bu sürüklenme emekleme aşamasındadır; bundandır Soma faciasından sonra açıklama yapan muktedirin ülkeyi 19. yüzyıl İngiltere’si ile kıyaslaması.
Yaşam koşullarındaki uçurumun derinleşmeye başladığı, dünyanın en zengin 85 kişisinin toplam serveti dünya nüfusunun yarısına eşitlendiği ve bunun devam edeceğinin öngörüldüğü bir çark var. Çağdaş kapitalizm sadece fabrikada, ofiste, üniversitede değil, insan hayatının temas ettiği her yerde insana ait değerleri sömürüyor. Kısa bir sürede yeni bir kitap çıkarmayan yazarın tükendiğine inanıyoruz.
Televizyon dizileri aracılığıyla mutlu azınlıklar oluşturuluyor. Bu dizilerde gördüğü hayatları yaşama pahasına sadece kendilerinin değil çocuklarının hayatını da banka kredilerinde ipotek ettiriyorlar.
1.1 milyon insanın çeşitli işkencelerde ve gaz odalarında hayatını kaybettiği, Adorno’nun buradan sonra şiir yazmayı dahi barbarlık olarak gördüğü Auschwitz toplama kampının girişinde, Türkçe meali çalışmak özgürleştirir olan bir yazı bulunmaktadır. 2009 yılında ölüm kampındaki bu yazının bir kısmı parçalanıp götürülmüştür. Şu an bu yazının kendisi değil belki ama hayaleti aramızda dolaşıyor. Bir avuç zenginin mal varlığını katlama adına -ülkede neo-liberal politikaların sorumlusu- Özal’ın dediği gibi ‘çağ atlamak’ pahasına evlere bile iş getiriyor, kaç ömre yeteceğini bilmediğimiz boyu kendimizi çoktan aşmış borçlara giriyoruz. Savaşın kendi zenginliğini katmerleyeceğini bilen ”bir Irak’a giremediniz” diyen Sabancı’nın şu ünlü sözünü kendimize şiar olarak kabul ediyoruz: “Çalışmak, çalışmak ve yine çalışmak…”
Seçmenin yarısına yakınının oyunu alıp toplumun büyük kesimini fakir yaşatanların kendi saraylarını itibar kaynağı olarak gördükleri, siyasetin tek hedefinin başta kendi oğulları olmak üzere sermaye sahiplerinin gücüne güç katmaya yöneldiği bir ülke yapısına kavuştuk. Hemen yanımızda meydana gelen savaşta, tarihin en eski sayfalarından beri yazılagelmiş kentler yıkılıyor, sırf kendi istekleri doğrultusunda yeniden inşa edebilme adına.
Dünyada 27 milyon insan köle olarak çalıştırılıyor.
Afrika’da kakao tarlalarında çalışıp çikolatanın tadını dahi bilmeyen insanlar var. I.J.During, Yarı Tanrılar İmparatorluğu kitabında bu durumu şöyle özetler: ”Kar oranı %10 ise kapitalist kendinden emindir ve bunu her yerde uygulayabilir, %20 ise heyecanlanır, %50 ise gözünü budaktan sakınmaz, %100 ise bütün insancıl değerleri, yasaları çiğner, artık işleyemeyeceği suç yoktur”.
“Bir lokma, bir hırka” diyenlerden, bencillik ve hırsla donatılmış başkalaşan yüreği yağ bağlamış insanlar haline evrildik.