-Vol.1-
Özlemek kadar anlamsız, basit, acı verici ve bir o kadar da kutsal bir şey yok galiba bu yaşamda.
Nedenlerini sıralamaya kalksak ve “buradan köye yol olur” gibi bir fikir beyan etsek hiç de ayıp kaçmaz herhalde. Çünkü şöyle bir bakınca duyulan özlemin cinsi de çok önemli. Mesela var olan bir sevgiliye ya da anneye babaya duyulan kutsal yanını gösteriyorken, eski sevgiliye, bile bile canımızı yakan birine, geçmişe, var olan mutlu günlere duyulan özlemler ise diğer klasmandaki duygu türlerine çok süper bir şekilde ev sahipliği yapmaktadır. Ve her zaman iki yüzü keskin bir bıçak gibi önümüze koyulmaktadır, ne ağza alınır ne başka bir şey yapılır. Sadece ve sadece “ÖZLEM” vardır. Öyle bir şeydir ki bu; kutsal olarak saydığımız bile bir müddet sonra yerini diğer diye adlandırdığımız duygu türlerine bırakmaktadır yerini.
Kısaca özlemek iyidir ve aynı zamanda özlemek kötüdür.
Hadi su içelim…
-Vol.2-
Kar yağınca ardına gelen don kadar enfes bir şey yok bu hayatta. Var olan bütün güzelliği karın yarattığı o mükemmel görüntüyü daha fazla görüp daha fazla zevk almamız için bırakıyor aslında yerde. Sokakların sessiz görünüşü, parkların ve bahçelerin ayak izi olmayan yerleri, sanki hiç kimse uğramamış, sanki hiç bir şey yokmuş havası katması…
Bunlar paha biçilemez şeyler aslında, koskocaman bir arazide bir tek sizin ayak izlerinizin göründüğünü, sizden başka kimsenin yürümediğini ve sizden sonra gelecek kişilerin, sizlerin ayak izlerinize bakıp hatta ayakkabınızın altını üreten firma biraz gevezelik edip şekilli bir şeyler yapmışsa, ooo! değmeyin keyfinize. Herkes sever bence bir tek kendilerinin geçtiği, sadece kendilerinin iz bıraktığı yerleri yolları vb. şeyleri… Ya da yalnızlık artık bünyesinde alışkanlık etmiş insanlar sever, çünkü ben her zaman karda yeni bir iz oluşturma peşindeyimdir ve boş araziler kar yağınca vazgeçilmezimdir.
Bu kadar şeyden sonra kardan sonra gelen don olayına dönecek olursak, o soğuk ayazın tekrar yaşıyor olduğunu belli etmesi, bunca düşüncenin arkasına hayatın hâlâ farklı gerçekliğinin de göstergesidir.
Nitekim öyledir, fakir bir topluma hiç bir zaman kar romantik gelmez.
Velhasıl…
Kar yağdıktan sonra gelen don vazgeçilmezimizdir.
-Vol.3-
Son zamanlarda intihar teneffüslerine bol bol çıkmakta ruhum, o kadar sıklaştırdı ki bunu; her günün sabahı, hatta sabah olmasa bile günün belirli saatleri içerisinde var olan diğer insanlarla toplu çekip gitme safhasına kadar getirdi.
Rahatsız olması lazım normal insanların aslında ama ben rahatsız olmuyorum nedense. Çünkü biz zaten doğduğumuzdan beri ne olacağımızı toplumsal karmaşıklığın yönettiği o tuhaf olaylar zinciri dahilinde devam etmiyor muyuz yolumuza? Yoksa bana mı yanlış tanıtmışlar olayı?
Artık tekrar heyecan verici şeylerin olmaması aslında kırıyor belki ümitleri, belki de ondan dolayı geliyor bu aptal düşünceler. Fakat bu bile yaşıyor olmanın verdiği mutluluğu pompalıyor bence zihne. Son raddeye gelmeyen hiç bir insan kıyamaz kendine; çünkü yaratılış sistemimizde var olan o eşsiz yaşam sevinci hiç bırakmıyor ki bizi. Bir süre sonra diğer insanlara bağlı yaşamak… Aslında bence hepimiz Matrix’teyiz ve her birimiz aptal makinalara bağlıyız düşüncesi gittikçe daha yerleşir oldu. Artık takip edeceğim tavşan gelecekse çabuk gelsin yoksa ben herhangi bir karadelikten aşağı atlayıp Wonderland’a gitmeyi düşünüyorum.
Hadi sabah sabah birer bardak su içelim.
-Vol.4-
Milan Kundera’nın -Var olmanın dayanılmaz hafifliği- kitabında erkek ve kadın arasındaki ilişkinin en önemli esaslarından birinin, yaşlarının veya hayatın daha başında olmasının önemine değinir. Çünkü bu ilişkide birbirlerinin hayat tarzlarına alışmaları ve bir değiş-tokuş içerisinde olmaları önemlidir. Eğer daha geç yaşta bir ilişki yaşanırsa -ki günümüzde artık böyle oluyor- tamamlanan alışkanlıklarını değiştirmeleri güç olur. Bunun neticesinde geçimsizlik ve birbirlerini anlamama gibi bir sorun ortaya çıkar, bu da ilişkiyi çıkmaza sokar. Böylece var olan oyun son bulur ve perde kapanır.