Hasta yatağında başı göğsüme yaslıydı. Ellerinin tenime pamuksu dokunuşu tüylerimi ürpertiyor, soluk alış-verişindeki dinginlik ve huzuru bakışlarındaki mutluluk ışıltıları doğruluyordu. Ona yönelik sayısız gözlemim, bana söylemek isteyip de söyleyemediklerini bir bir tariflemeye yetiyordu. Benimle birlikte nefes almayı, günü-geceyi benimle paylaşmayı, benimle yaşadığı gösterişsiz fakat sevgi dolu günleri özlüyordu. Belli ki kalan kısa yaşamını, sevgisine lâyık olamadığını düşündüğü ve belki de onu gerçekten sevmiş tek erkekle, benimle paylaşmak istiyordu. Bu haliyle, sıcaklığımı teninde hisseder ve kalbimin atışlarını dinlerken, birlikte geçirdiğimiz günlere büyük özlem duyduğunu anlayabiliyordum.
Onun, görmeye hiç de alışık olmadığım bu pişmanlık halleri, “geçmişte delicesine seviyor olsam da yaşanan ayrılıkta benim de kusurlarım var mıydı?” diye düşünmeme neden oluyordu. Çok mu sıkmıştım onu? Sevgiyle gelen ve beni adeta yiyip-bitiren kıskançlık hissini ne denli gizlemeye çalışsam da açık mı etmiştim? Onun bana karşı insafsız tavırlarında bu durumun hiç mi payı yoktu? Varsıl bir ailenin tek çocuğu olarak, el bebek-gül bebek büyümüş bir kız, evlendiği erkeği ne denli severse sevsin; geldiğine-gittiğine, giydiğine, kimlerle ve nasıl arkadaşlıklar ettiğine karışılmasına göz yumar ve bunları anlayışla karşılayabilir miydi? Dahası, şu an için “haklı olduğumu düşünmesi onda büyük bir pişmanlık hissi yaratıyor olsa da bu durum beni mutlu etmeye yeterli miydi?”
Hayır! Bu anları yaşadığım için hiç mutlu değildim. Hayatım boyunca sevmeyi başarabildiğim tek kadın, başı göğsüme yaslı, olan bitenin sorumluluğunu üstlenmeye hazır görünse, diliyle olmasa da bakışları ve davranışlarıyla pişmanlığını yüzüme haykırsa da mutsuzdum.
Başını çevirip önce gülümser bir halde ama sonrasında o deniz gözlerini büyüterek tuhaf bir biçimde yüzüme baktı. Soluk alış-verişleri sıklaştı, burun delikleri büyüdü ve bağırarak konuşmaya başladı;
– Kim olduğunu zannediyorsun sen! Kanatsız bir melek mi?
– Ne diyorsun, anlamıyorum!
Çığlıklar atıyordu. Yataktan fırladım, ne olduğunu, ne yapacağımı bilemeden bir süre ayakta öylece kalakaldım. Çok geçmeden odanın kapısı açıldı. Önce bir hemşire ve ardından annesi içeri girdiler. Hemşire ona müdahale ederken orada olmama sebep olan annesi yanıma gelerek elimi avuçlarının içine aldı ve “kendini suçlu hissetme ne olur! çoktandır alışık olduğumuz bir kriz anı bu” dedi. Kendimi hızlıca dışarı atacak oldum ki kolumdan tuttu ve yaşlı anne gözleriyle devam etti “Yalvarırım gitme! Henüz değil”.
Kapıdan çıktım ve kapattığım kapıya sırtımı dayayıp gözlerimi yumarak bir süre öylece bekledim. Sonra, kat merdivenlerinden koşar adımlarla inerek kendimi dışarı attım. Bahçede hızlı hızlı yürüyüp titreyen vücudumu ve zihnimi olabildiğince sakinleştirmeye çalıştım. Çok sonra, yorgunluk hissiyle bir banka oturup “neden buradayım?” diye düşünmeye başladım.
Sahi, neden buradaydım ben? Ona duyduğum sevginin yaşam akışımı değiştirdiği, yokluğunun yıllar boyu etkisini kaybetmeyen ve tahammül edilmesi güç acılar yaşattığı, beni hüzünlere ve karamsarlığa sürükleyen bu kadın için mi? Haline acıdığım için mi buradaydım? Yaptıklarına pişman olduğunu ve benden özür dilediğini görmek için mi? Yoksa, delicesine bir düşünce olmasına rağmen; halen onu sevdiğim için mi?
Bu karmaşık düşünceler içinde kendi kendimle boğuşup dururken bir elin yumuşakça omzuma dokunduğunu hissettim. “Günaydın!” diyordu annesi, “üşümedin mi?” Onun bu sözüyle yere bakan başımı göğe doğru çevirdim. Gün aydınlanıyordu ve ben, serin bir sonbahar gecesini bu bankın üzerinde geçirdiğimin farkına, olanlar için adeta özür dileyen bu ses ve yumuşak dokunuş sayesinde varabildim.
Birlikte yukarı çıktık. Onun sakinleşmiş, normale dönmüş olduğunu söylüyor ve yeniden içeri girerek kızının yanına yatmamı istiyordu. Aslına bakılırsa, bunu ben de istiyordum. Buna rağmen, çekinerek odaya girdim. Girer girmez o tanıdık, muzip, çocuksu sesiyle, dudaklarını bükerek “neden gittin?” dedi. Hastalığını bilmesem, yaptıklarının çirkin bir oyun olduğunu düşünebilirdim ama hayır! Öyle olmadığından emindim.
– Dışarıdaydım, işim vardı biraz, onları hallettim. İyi misin?
– Gel! Otur yanıma. Seninle konuşacaklarım var.
Konuşmasındaki o çocuksu ifadenin yerini ciddiyet almıştı. Solgun-beyaz yüzü gülümsüyor, maviyi geçip lacivert renge meyleden gözleri ışıldıyordu. Her haliyle güzel, dalgalı, uzun-siyah saçlarını taramış ve iki yandan omuzlarına düşürmüştü. Bu değişik hallerin sonu, benim için pek hayra alâmet olmasa da bende yarattığı çekim gücüne direnebilmem de doğrusu mümkün değildi. Yatağının yanına iliştim. Elimi sıkıca tuttu ve gözlerini gözlerime kilitleyip anlatmaya başladı.
– Ne babam gibi mutlak hükümran, ne de annem gibi sürekli boyun eğen bir kişiliğe sahip olmak istedim. Her ikisini de örnek alınması değil alınmaması gereken insanlar olarak gördüm. Hızla şekillenen kişiliğimin tek yaratıcısı bendim. Kendi düşüncelerim, hislerim, mantığım ve öngörülerimle başardım bunu. Kolay olmadı elbet! Böylesi bir babanın karşısında ayakta kalabilmem için isyankar kişiliğimin ötesinde zaman zaman azılı bir anarşist gibi davranmam, güçlü otoritesine boyun eğmeden kendi doğrularımla dimdik ayakta durmam, bunun içinse çok güçlü sinirlere sahip olmam gerekiyordu.
Başlangıçta çok zorlandım. Yaptığım hatalar her çocuğun yapabileceği türden olsalar da beni karşısına alıp azarlarken gözlerim dolardı. Sonraları, öylesine büyük bir keyif almaya başladım ki bundan; parayı tartışmasız tek güç saymış ve her türlü engeli onunla aşabileceğine inanmış bir insanın bu inancını boşa çıkartmak, kızı karşısında varsıl bir zavallıya dönüşünü izlemek yaşanası bir zevkti benim için. Dahası, zoru başarabildiğimi görmenin, mazlum annemin intikamını almış olmanın verdiği tarifi imkânsız bir mutluluk hissiydi.
Beni hiç sevmedi, sevemedi çünkü sevmeyi hiç denemedi. Onun kafasında oluşturduğu kız evlat tipine aykırıydım ben, taban tabana zıttım. Beni, bu halimle sevmesi imkânsızdı. Onun beni sevebilmesinin bir yolu vardı; yeniden eritilmeli ve onun kafasında oluşturduğu kalıba dökülmeliydim.
Şöyleydim ya da böyleydim! Sonuçta, onun değişik bir versiyonuydum. Aynı kutuptandık ve mıknatıs gibi birbirimizi sürekli itiyorduk. Her şeye rağmen biricik kızını terk edemezdi, böyle bir lüksü yoktu. Bu zaafını kullanarak akla hayale gelmedik saygısızlıklar, edepsizlikler ve şımarıklıklarla ona tahammül edemeyeceği acılar yaşattım. Yaşadığı hayatı ona zindan ettim.
Çektiği acılara rağmen, katı kişiliğinden ve doğru bellediği yanlışlarından dönmeyi asla denemedi. Ölümüne kadar, ne anneme ne de bana yönelik tavır ve davranışlarında ufacık bir yumuşama olmadı. Bunun bedelini, elli sekiz yaşında bir daha çalışmamak üzere duran kalbiyle ödedi. Onun ölümünün yegane sorumlusu bendim, buna rağmen vicdanım sızlamadı. İnanır mısın! Ardından tek damla gözyaşı bile dökmedim.
– İnanırım elbet! Sonuçta, bana ettiğin zulmün de babana çektirdiklerinden aşağı kalır yanı yoktu.
Kuruyan ağzını başucundaki etajerin üzerinden aldığı bir bardak suyu yudumlayarak ıslattıktan sonra gözlerini yeniden gözlerime kilitledi ve devam etti.
– Başlangıçta sen de diğerleri gibi, sorumsuz hayatımda koşarcasına yaşadığım kısa soluklu aşk hikâyelerinin başkahramanlarından biriydin. İtiraf etmeliyim ki, seni başkalarıyla aldattığımı, üstelik bunu defalarca tekrarladığımı bildiğin halde beni terk etmemene deli oluyordum. Seni sürekli tersliyor olmamın sebebi de buydu zaten. Bir insan, üstelik bir erkek nasıl bu denli hoşgörülü olabilirdi?
– O günlerde sana duyduğum sevginin büyüklüğünü idrak etmeden, bunu ne benim sana anlatabilmem ne de senin anlayabilmen mümkün.
– İçtenliğinin farkına varmam oldukça uzun sürdü. Yaşadığım ve hüsranla biten her birlikteliğimin ardından senin koynunda teselli bulmam, bu farkına varışta önemli bir etkendi kuşkusuz. Anlayışın, sevecenliğin ve benim gibi birine gösterdiğin tahammülle, hep olmayı istediğim ama koşulların buna imkân tanımadığı bir karakterdin sen. Adeta, yaşamdaki rolümü çalmış gibiydin. Sana her baktığımda olması gereken beni görüyor ve her geçen gün sana biraz daha hayranlık duyuyordum. İdolüm olmuştun sen! Bu idolün tahammül sınırını test etmek, önü alınmaz bir istek halini almıştı benim için, zira artık kanatsız bir melek olabileceğin yönünde ciddi belirtiler vardı. Günübirlik sevgililerimden birini evimizde yemeğe davet edip onunla gözlerinin önünde cilveleşmek çok çirkindi biliyorum. Bu affedilmez davranışım bugün dahi yüzümü kızartıyor.
Bakışlarını, konuşmaya başladığı andan beri ilk kez gözlerimden kaçırıp üzerine örtülü battaniyenin desenlerine kaydırdı. Soluk-beyaz yüzü gerçekten de kızarmıştı. Onun, belki de ilk kez yaptığı edepsizlikten dolayı utandığını görüyordum. Kısa bir süre gözlerini desenler arasında dolaştırdıktan sonra konuşmaya devam etti.
– O günden sonra seni hiç görmedim ama senin tarafından aylarca adım adım izlendiğimin de farkındaydım. Eksikliğinin benim için dayanılmaz hale geldiği anlar oldu. Günler ve geceler boyu, yaşanmışlıklarımızda beni affetmeni sağlayacak küçücük bir sebep, bir belirti, bir iz aradım. Ne yazık ki yoktu! Böylesi anları alkole sığınarak atlatmaya çalıştım. O kadar fazlaydılar ki, bu defa alkolün pençesine düştüm ve gördüğün hale geldim.
Solgun benzine ve zayıflığına rağmen halâ güzeldi. Avucunun içinde tuttuğu elimi sıktı ve daha ziyade çocukların yüzünde beliren ‘sevinçle karışık mutluluk ifadesi’ ile gülümsedi. Sonrasında, beni kendine doğru çekti, bir karşılık beklemeden solgun ve soğuk dudaklarıyla boynumdan öptü.
Ayrılmadan önce, “Dilediğimce yaşamak ve özgür olmak istiyorum” dediği hayat, tıpkı bir hapishaneye dönüşmüştü onun için. Ne, o çok sevdiği davetlerin ne de özene bezene seçtiği pahalı giysilerin bir anlamı kalmıştı. Dört duvarı gün geçtikçe birbirine yaklaşan, sıkan, bunaltan bir hücrede bana yaşattıklarının cezasını çekiyordu şimdi. Son pişmanlığı, her ikimizi de kahretmekten başka neye yarardı ki…