
Tuhaftı. Aslında alışkanlığımdır, açık havada ıslık çalmak ve şarkılar söylemek. Yine de kendim dışında birinde bunu görmeyi yadırgarım. Bu bir çeşit itiraf da sayılabilir. Ama siz nereden bileceksiniz? Henüz anlatmadığım onca şey var. Tuhaftı diyorum, geçip gittiğini kabullendiğim için olsa gerek. Oysa dün hiç öyle olmadı. Nedense anlatmakta bile zorlanıyorum.
Ne sabahta gariplik vardı ne de güç bela yetiştiğim vapurda. Sarışın, orta boylarda bir adam; sigarasını yarı kaçak halde içerken başladı, o şarkıyı mırıldanmaya… Sabahlarımın arka planında sürekli çalan şarkıyı, başka bir ağızdan duymak beni huzursuz etti. Tuhaftı. Üstelik ıslık çalarak devam etmesi, tedirginliğimi kaçma isteğine yöneltti. Hangi cesaretle ve çekimle, nehrin karşı kıyısına geçerken beni yutmaya hazır timsaha doğru koşuyordum acaba?
Donuk bakışlarımın karşısında birkaç dakika geçirdikten sonra, gölgesi yüzüme vuran bu adam nihayet susmuştu. Ben de ancak o zaman farkına vardım hayranlığımın. Utanarak yüzümü diğer yöne çevirdim. Belki de yanaklarım alabildiğine kızardı. Doğal bir makyajdı, bazen kendimden nefret de etsem üzerimden atamadığım. Temelde acayipleşen buydu benim için, çelişkilerim. Üzerimdeki tutukluğu atıp düzenli nefes almaya çalıştım. Tekrar ona doğru dönüp konuşmaya karar verdim. Ve yoktu. İskeleye çoktan yanaşmıştı vapur. Yoktu.
Doktorumla olan randevuma yetişmek için acele etmek zorundaydım. Zar zor ve hatırla ulaştığım önemli biriydi psikoloğum. Yine de ona “doktorum” demeyi tercih ediyordum. Bendeki bu seçimlerin adeta bir obsesifliğe dönüştüğünü söyleyeceğini bildiğimden, olabildiğince gizlemeye çalışıyordum. Bazen kendimi hazırladığım ve sanırım tüm sorunlarımdan kurtuluş ve bunların çözümü olarak gördüğüm şeye git-gel yapıyordum: klinik tedavisi. Bekleyişlere olan dayanmazlığımı iyi bildiğimden, tam saatim gelmeden asla bekleme odasında oturmazdım. Bunları siper etsem de, düşüncelerimin ekseni yine O’na yönleniyordu, neydi bu? Ama O, O, yoktu. Sekreterin bezgin ses tonu araya girdi neyse ki, “Girebilirsiniz!”
İnsan kırk beş dakikalık bir görüşme için üç saat yol gelebiliyordu. Çünkü işte sağlık, önemliydi. Her şeyin başıydı. Hele bir sağlık olsundu da… anlamadığım diyaloglar kurduktan sonra anlatmak istediğim başka bir şey olup olmadığına geldik. Var mıydı? Vardı. “Ama henüz size anlatmak istemiyorum, güvenemediğim doktor kişisi ya da önemli akademik insan!” Neyse ki istemsizce düşüncelerimi seslendirmiyorum. Elbet ona da sıra gelir tabii… “Hayır, teşekkürler.” Bir terapiyi daha deliliğimi tescillemeden kapatmıştık, hayırlı olsun. “Yalnız, çiçekleriniz kuruyacak bu gidişle.” Arayan gözlerle, hatta arayan şefkatli gözlerle baktı. “Tabii, yoğun çalışma temposunda ihmal etmişiz. İyi günler.”
Vapur, feribot, gemi ve ne kadar deniz taşıtı varsa, yolcuğunu severim. Martıların sevgi dilendiği denizlerin parçası gibi hissederim kendimi. Sonuçta ben de, biz de ömrümüz boyu sevgi dilenmiyor muyuz? Ama denizde ama karada… Dönüş yolculuğuma geçiyorum, zira hâlâ bugünün tuhaflığını anlamadınız. Feribot yoluyla dönmeye karar verdiğim için, biletimi gelmeden almıştım. Martıları görüp de açlığımı hatırlayana dek ne hal ettim acaba? Simit, peynir, çay ve bulmaca karşılığında para öneriyorum seyyar büfeye. Denizde iyi anlaşırız büfelerle, burada daha da veli nimetiz, biliyorum.
Mevsimin tatlı soğuğunu duymadan, bir akşam kahvaltısı yapıyorum. Ufacık televizyon, bize ülkemizden, dünyamızdan, hatta inanır mısınız, evrenimizden haberler sunmaya çalışıyor. Takdir ettim teknolojiyi doğrusu, ne kadar da sevimli bir kutu. Susamlar dudaklarımda ve dişlerimde inatla tutunurken, televizyonun önünden yolcular geçtiği için uzak doğuda kaybolan uçağın akıbetini öğrenemedim. Ama gördüğüm yüz? O’ydu işte. Yani gerçekti, insandı. Hayal değildi, anlayın işte. Elinde kahvesiyle yanımdan geçti. Birden geriye dönüp karşıma oturmasında bir mahsur olup olmadığını sordu. Sessiz, onay veren baş hareketimden sonra oturmuştu.
O anı tarif etmek zor. Hani kulağının içine tamamen girebilen kulaklığın, dış dünyadan yalıttığı müzik gibi bir şey. Öyle ki her bir dişimin hareketini duyabiliyor, hissedebiliyordum. “Merhaba, sabah da karşılaştık ama konuşamadık. Aceleniz vardı galiba.” Sessizliğini bozmuyor, sanki beni tanıdığı için bir çeşit oyun oynuyordu. Ya da tüm bunlar, aklımda yazılıp oynanan senaryoların parçasıydı. Yani sahteydi, hayaldi. Hayaller nasıl sahte olur? Ama tanrı konuştu: “Kusura bakmayın, sizi maalesef şimdi hayatımda olmayan birine benzettim ve bununla baş etmek benim için gerçekten çok zor. Konuşmakta bile zorlanıyorum. Bu sabahtan sonra sizi tekrar görmenin imkansız olduğunu düşünüyordum. Çünkü henüz size kendimi bile tanıtmadan söylemem tuhaf gelecek ama… halüsinasyonlar görüyorum zaman zaman. O’nun hayalleri…” Cümlesinin bitiminde, dudaklarının yüzünde bıraktığı acı kıvrımların izi, bir fotoğraf negatifi gibi yayıldı vücudumda. Öyle ki kımıldamaya, kımıldatmaya kıyamadım. Oysa, ben de, demek istiyordum. Yani, sanırım…
Gözlerimi, kendime ruhen eş bir insan bulmanın mutluluğuyla kapatıp açtım. Fakat gördüğüm dünya aynı değildi. O yoktu. O, hiç olmamıştı. Anlayamıyordum, ne rüyadaydım ne de halüsinasyondu bu. Işıklar sönmeye başladı. Dünyanın tüm ışıkları söndü. Sophie’nin Dünyası’nda bir karakter gibi hissetmeye başladım kendimi. Ve başım dönüyor artık.
Islık çalmak istedim, çok güzel ıslık çalarım. Ama hatırlayamadım. Tuhaf. Aslında alışkanlığımdır, açık havada ıslık çalmak ve şarkılar söylemek.
Derler ki, komadaki kişi, sizi duyabilir…
– devam edecek –
Müzik: Atmosfer – Ağaçların Öyküsü