Son çayı verdikten sonra çay ocağından çıktı. Kafasında akşamdan beri duymak zorunda kaldığı konuşmalar dolaşıyordu. Siyaset, ülkenin durumu, gelenlerin aile sorunları, spor, gizemli olduğuna inanılan sırlar, dedikodular… Her şey kısa kısa bir görünüp bir kayboluyordu. İnsanların bu kadar konuşacak şeyleri olduğuna ilk zamanlar şaşırsa da bir süre sonra hep aynı şeyleri duyunca bu düşüncesinden vazgeçti. Aynı şeyleri tekrar tekrar farklı insanlarla konuşuyorlardı. Belki de bu sebeple aynı iki insan çok uzun süre sonra karşı karşıya oturup tekrar konuşabiliyordu. Adım attıkça kafasında dönen diyaloglar parça parça yok oluyordu Derin bir nefes çekerek tepesinde uçuşan martılara doğru kafasını kaldırdı. Saatlerce uykusuz kaldığı için gördüklerini yassı bir şekilde algılayabiliyor ve sabahın ilk soğuğunu daha derinden hissediyordu. Yine de günün ilk saatlerine şahit olduğu için heyecanlıydı. Yıllardır hep aynı heyecanı duyardı. Aslında sokak hep aynı şekilde başlardı. Karşı apartmanda oturan kel adam takım elbisesiyle arabasına binip gider, sokağın başında oturan yaşlı bir teyze sütle karışık ekmeği koyduğu plastik yoğurt kabını kambur sırtıyla aynı kaldırım köşesine koyar, işçiler kararmış tırnaklarını sallayarak hızlı adımlarla sokaktan geçerek bir süre sonra gözden kaybolurdu. Bu üçü her gün aynıydı. Diğer insanlar bazen bu sokaktan geçer bazen geçmezdi. Güneş’le birlikte insanlar yine evlerinin balkonlarına yahut sokaklara doluşmaya başladı. Kısık gözlerine rastgele dolaşan sokak kedileri ara ara çarpıyordu. Rüzgâr biraz yürüdükten sonra ılıklaştı. Yolun kenarında çöp konteynerlerini boşaltan çöpçüler dikkatini çekti. Gece karanlığına alıştığı için gözlerini kısarak onlara baktı. Yüzlerinde hiçbir ifade yoktu. Ne uykusuzluklarına dair bir göz kısılması ne de bir duygu durumu, insan yüzlerine bakınca hiçbir düşünceye kapılamıyordu. Sabah ilk yaptıkları, insanların evlerinde istemedikleri eşyaları almaya gelmek ve iğrenç çöp suyunu solumaktı. Kaldırımda onlara yaklaşan diğer insanların kenara çekildiğini fark etti. Büyük kamyon, yolda nehrin ortasındaki taş gibi duruyor, insanlar da balık gibi ona değmeden yanından hızla geçiyorlardı. Çöp toplayan işçiler onların bu aşağılayıcı bakışlarını umursamadan konteynerleri boşaltmaya devam ettiler. Elinde siyah dolgun bir poşetle bir adam konteynerlere doğru yaklaştı. Kolunu gerebildiği kadar gerip poşeti fırlattı. Poşet konteynerin içine girmek yerine köşesine çarparak yırtıldı. Poşetin ilmik yeri köşede kalırken içindekilerin çoğu yere dağıldı. Demir köşeden açık bordo rengi bir sıvı yere dağılan eşyaların üstüne hızla aktı. Adam biraz uzağındaki çöpçülere hiç bakmadan arkasını dönüp yüzünü buruşturarak hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Çöpçülerin yüz ifadeleri bu defa değişti. Bir tanesi hızla yürüyen adamın arkasından gitmeye kalkıştı fakat diğeri onu kolundan yakaladı. O da arkasından koşup poşeti adamın kafasına vurmak istedi ama evdeki çocukları aklına gelince vazgeçti. Ve aynı vazgeçişi yanındaki arkadaşına da geçirdi. Bir süre öylece durup akan poşete baktılar. Yüzlerinde donuk bir ifade belirdi. Kendi pisliğinden kaçan adam hızla attığı adımlar sayesinde çabucak yaşadığı apartmana girdi. Çöpçülerden biri eldivenlerini yere fırlatıp göğüs cebindeki uzun Lark paketini çıkartıp bir tane aldı. Kaldırım taşına oturarak yaktı. Kamyon şoförü normalde bu dinlenmeye kızardı ama olan biteni gördüğü için ses etmedi. Kamyonu biraz kenara çekerek sigara içmelerini beklemeye başladı. Deniz’i hiç ilgilendirmese de bu olaya o da sinirlendi. Yavaş adımlarla biraz da çekingen bir tavırla çöpçülerin yanına yürümeye başladı. Yorgunluğunu saklamaya çalışarak onlara selam verdi. İkisi de başıyla bu selama karşılık verdiler. Uykusuz kaldığından ne söyleyeceğini bilemedi. Aslında neden yanlarına geldiğini veya bir şeyler söylemesi gerektiğini de bilmiyordu. Yine de kendini zorlayarak bir şeyler söyleyebildi,
‘’Yardıma ihtiyacınız var mı?’’
Ayakta olanı dumanlı kurumuş dudaklarıyla,
‘’Yok yeğenim teşekkür ederiz. Hem kirletme üstünü.’’ dedi.
Diğeri cevap vermedi. Belki de dalga geçtiğini düşündü. Aslında Deniz’in istediği, onun cevap vermesiydi. Hayatın onu mecbur bıraktığı bu durum karşısında, ne söyleyeceğini merak ediyordu. Cevap veren durumu ve mesleğini benimsemiş gibiydi fakat diğeri pek öyle gözükmüyordu. Deniz üsteledi:
‘’Çok kutsal bir iş yapıyorsunuz be abi. Gerçekten sizin gibi emekçilere saygım sonsuz, insanlar kaymakamların, valilerin önünde önünü ilikliyor ama asıl önünde saygıyla titreyeceğin insanlar sizin gibiler. Benim babam da maden işçisiydi, bilirim işçi olmanın zorluklarını…’’ dedi.
Bu defa ilgisini çekmeyi başardı. Başını keskin bir şekilde Deniz’e kaldırarak:
‘’Sağ olasın babacım. Keşke herkes senin gibi düşünse tabii. Biraz önce bir adam çöpünü sokağın ortasına attı. Baksana, pezevenk, gevurun dölü. Evdeki bebeler olmasa ben ona n’apacağımı bilirdim de işte…’’
Diğeri biraz çekingen biraz da iyi niyetle araya girdi,
‘’Onun gibileri dövsen sövsen ne olacak be Ali’m. İnsan insan olmadıktan sonra… Boş ver, takma. Hem yeni girdin işe ve çok zor girdin, hatırla belediyede ne kadar zahmet verdin. Daha aylığını almadan kovulma. Buradan aldığın parayla evindeki bebeleri doyurursun. Aş olacak Ali’m, önce aş sonra Aşk.’’
Son cümlesini söyledikten sonra tebessüm etti. Kuru dudaklarının arasından sarı dişleri gözüktü.
Deniz, adamın sinirini ve diğerinin sakinliğini şimdi anladı. İşe yeni girdiği için bu olayı kaldıramadı. Diğeri kim bilir kaç tane böyle insanla karşılaştı ve sinirini içinde yutup çocuklarının çorba içmelerini izleyerek kendisini yatıştırdı.
‘’Gördüm, abi, hepsini gördüm. Yanlış anlamayın, bunun gibi orospu çocuklarını bir yere götürüp yakmalı. Sen takma abi, diğer abi haklı, çocuğun varmış, n’apacaksın, dünya böyle işte, çare yok. Bir kere yerleşmiş kötülük içimize, kim n’apabilir ki? Sen çocuklarına ekmek götür. Bak ben de şuradaki çay ocağında çalışıyorum hemen ileride. Akşam sekizden sabah sekize kadar çay doldurup veriyorum insanlara, kolay gelsin diyenler de oluyor hiç yüzüme bakmayanlar da. Size bir sır vereyim mi abi, ben o suratsız insanların çaylarına elimi sokup öyle veriyorum. Yani en azından bir şekilde sinirimi almış oluyorum kendimce.’’
Üçü birden gülmeye başladılar. Deniz, oturan adamın güldüğünü görünce sevindi. Kaldırıma ukdeyle oturmuş bir insanı güldürmenin zor olduğunu bilirdi. Bu sebeple kendisiyle hafiften gurur da duydu. Oturan adam ayağa kalkarak Deniz’in omuzuna doğru elini hareketlendirdi ama sonra ellerinin pis olacağını düşünerek dokunmaktan vazgeçti. Elini sarı yağmurluğunun ceplerine soktu.
‘’Aferin be aslanım vallahi iyi yapıyorsun. Tozlu parmaktan su içmeyi hakkedene öyle vereceksin tabii. Sanırım haklısınız boşuna gurur yaptım. Benim neyime gurur? Ekmeğin peşine düşmüşüz bir kere, gurur da sinir de boş artık benim için. Ama yine de şu dölün poşetinin içindekileri toplamayı kendime yediremiyorum. Yediremiyorum işte, kendime yediremiyorum. Öylece atıp gitti. Yani biraz daha yaklaşsa içine atabilirdi. Ya da bize verebilirdi. Hiç yaklaşmadan uzaktan salladı öyle. Sanki çöp olan attığı poşet değil de biziz. Asıl bunun gibilerini toplayıp atmalı ya neyse.’’
Deniz de tebessüm etti.
‘’Abi ne yapalım biliyor musun bak ne diyeceğim. Bu, dünyadaki kötülüğü bitirmez ama belki içindeki siniri dindirir. Bu poşeti verin bana, tekrar apartmanın içine koyayım. Bunu senin için yaparım abi, ne olacak ki?’’
Şoför gülüşmeleri duyunca gitmeleri gerektiği konusunda uyardı. Ali, parmağındaki sigarayı yere atarak Deniz’e doğru bir iki adım attı. Nefesi çay ve simit karışımı kokuyordu.
‘’Yapar mısın be bunu? Çok güzel bir fikir yeğenim ama boş ver, sen şimdi bunu yaparsan ben bir dahakine kesin birini döverim. Ben en iyisi kaderime razı olayım, bunları toplayıp gideyim. Bak şoför de arıza yapıyor zaten, hafiften sinirliyim ona çatmayayım. Zaten onu da hiç sevmiyorum. Sanki şey arabası sürüyor ipne. Neyse yeğenim sevdim seni yardıma da ihtiyacımız yok sağ olasın biz hallederiz. Aybaşında önümüzde çeşitli çeşitli yiyeceklerle çevrili sofra serilince unuturum herhâlde ya da sindiririm bilmiyorum göreceğiz.’’
Yerdeki eldivenlerini havada birkaç defa silkeledikten sonra parmaklarına geçirdi. Bir hışımla dökülen her şeyi avuçlarına doldurarak arabaya bırakmaya başladı.
‘’Ula Ali n’apıyon süpürge var ya arabada onunla alırdık.’’
Ali nefes nefese devam ederek bir yandan da söylendi:
‘’Boş ver be Hüseyin, zaten leş gibi olmuşuz biraz daha kirlenelim varsın. En azından çöplerden çıkartayım sinirimi, kovulmamamın ve ekmek yememin tek yolu bu sanırım. Gurur falan insanı aç bırakır bu devirde valla. Hem çocuk haklı hırsız değiliz ya, çalmıyoruz bir şey yapmıyoruz, namusumuzla para kazanıyoruz. Çöpçülükse çöpçülük anasını satayım, n’apalım bize de verilen fırsat bu. Yerden çöp toplamak için bile o kadar uğraştım, didindim, ettim. Bırak Hüseyin bırak sıkayım şöyle avucumda yoğurayım, iyice bir kabul edeyim kaderimi. ’’
Hüseyin acı bir şekilde gülümsedikten sonra eldivenlerini giyip ona yardım etmeye başladı. İlk başta, konteynerin köşesindeki kalın ilmik atılan poşeti aldı. Havaya kaldırdığında, içinden buruşturulmuş süt kabı ve ne olduğu belli olmayan bir şeyler düştü. Ali, avuçları dolu olmasına rağmen bunları da alıp attı. Deniz, hiç konuşmadan onları izledi. Ellerini derin cepli montuna sokarak avuçlarını sıktı. Çöpçü olmanın onun için acı bir yanı yoktu ama insanların bu kadar saygısız olmasına fena hâlde kızdı. Ne zaman böyle olduklarını merak etti. O, hayata geldikten sonra mı yoksa ezelden beri mi bu şekildeydiler diye düşündü. Annesi bazen eski zamanları anlatırdı. Anlattığı iyilik dolu günler aklına geldi. O zaman, o doğduktan veya doğmadan önce böyle değildi. Ama ne zaman, ne zaman oldu insanlar böyle? Gözleri yerdeki yuvarlak halkaya daldı. Biraz da uykulu olduğu için bir yerlere dalmaya oldukça meyilliydi. Yerde hiç çöp kalmadı. Her şeyi temizlediklerinde, geriye sadece yuvarlak ıslak bir halka kaldı. Ali, yanına gelmeden, arabanın arkasındaki basamaklara çıkarak elini kaldırdı.
‘’Kendine iyi bak yeğenim, kusura bakma seni de yolundan ettik. Gelirim belki çalıştığın çay ocağına. Sağ olasın. Uyma kimseye, ekmeğine bak, zor valla bu devirde ekmek bulmak.’’
Hüseyin, bir şey söylemeden elini göğsüne vurarak basamağa adım atıp tutacağı tuttu. Kamyonun yanına bir iki defa sertçe vurdu. Kamyon büyük bir gürültüyle hareket etti. Sokağın ortasında arabaların seyrek oluşlarını fırsat bilip ekmek kırıntılarını toplayan güvercinler uçuşarak etrafa dağıldı.
Deniz gözden kaybolana kadar, kamyondan bakışlarını çekmedi. Uzaklaştıkça buğulaşıyordu. Son dönemeci de kaba şekilde döndükten sonra gözden kayboldu. Sokak daha bir sadeleşti. Derin bir iç çektikten sonra evine doğru yürümeye devam etti. Sokakta açılan kepenklerin sesleri teker teker yankılanıyordu. Bu ses, sokağın alarm sesiydi. Çay ocağına gelen bir amcanın dediklerini hatırladı:
“Eskiden telefonlar falan yoktu oğul, evimin tam karşısında açılan kepenk sesi uyandırırdı beni. Tam 40 sene öyle uyandım dükkâna.”
Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Kim bilir kaç kişinin bu şekilde uyanıp, işine, okuluna gittiğini düşündü. Onlara öylesine özendi ki çalıştığı çay ocağındaki gece işini bırakıp sabah gidebileceği bir iş bakma fikri doğdu. Evine giderken gelenlerin anlattığı hikâyeleri düşünür eve gidene kadar uykusuzluğunu böyle unutmaya çalışırdı. Evine hiçbir gün hikâyesiz dönmedi. Herkesin anlatacak mutlaka bir şeyleri olurdu. Deniz, çay ocağının geçmişin perdesini kaldırdığını fark etti. Çok yaşlı olanlar gençliğini, biraz genç olanlar çocukluğunu, bazıları da geçmişi değil de yaşadığı zamanı olduğu gibi anlatırdı. Deniz, yaşadığı anı anlatan insanların çoğunlukla mutlu olduğunu fark etti. Gözlerinde bir rahatlık olurdu böylelerinde, yüzleri gülerdi. Geçmişine dönenlerde ise tam tersi olurdu. Anlattıkça gözleri herhangi bir yere dalar, lafını bitirdiklerinde ancak kendilerine gelebilirlerdi. Bu bakış farklılığı Deniz’e yaşadığı andan mutsuz olanların geçmişe döndüğünü düşündürttü. Kendisinin de gözleri konuşurken sık sık dalardı. Mutsuz muydu, kendisi de bilmiyordu. Aslında tam olarak bir şey de hissettiği söylenemezdi. Hayatına yaydığı herhangi bir duygu yoktu. Çoğu insanın kendince kabul ettiği genel bir duygusu olurdu. Anlık yaşadıkları duygular bir parantez olarak açılır hemen sonrasında kapanırdı. Deniz’in kabul ettiği böyle bir duygu yoktu. Çay götürürken bardak kırarsa mutsuz, sabah evine giderken kuşlar havada süzülürse mutlu olurdu. Duygu parantezi açmadığı için de düzenli şekilde hissedemez, bütün duyguları birbirine girerdi. Belki de bu yüzden nasıl hissettiğini bilmiyordu. Karmaşıktı. Önüne ne çıkarsa onu yaşıyordu. Herhangi ulaşmak istediği bir yer veya insan yoktu. Kimseyi beklemediğinden rastgele karşılaştığı insanlar hayatında bir şekilde yer alırdı. Mesela bu sabah tanıştığı çöp işçilerini uzun zaman unutmazdı. Böylelerini hayatın onun karşısına çıkardığı insanlar olarak kabul eder ve bir anlamı olduğuna inanırdı.
Evine yaklaştığında hemen yakınındaki bakkala girdi. Büfeci gür sakalları ve arkaya taradığı beyaz saçlarıyla Deniz’i selamladı. Deniz bir tane sıcak ekmek aldıktan sonra poşetlemesi için verdi.
‘’Kolay gelsin Orhan Abi, Nasıl iyi mi durumlar?’’
Deniz, nedense bu büfeye girdiğinde konuşma, bir şeyler söyleme ihtiyacı hissederdi. Aynı mahallede olmalarının haricinde Orhan Abi’de insanı çeken bir şeyler vardı. Bir muhabbet büyüsü, tılsım gibi gizemliydi. Ama bu tılsım sadece dükkânın içinde geçerliydi. Yolda karşılaştıklarında çok fazla konuşmazlar sadece hafif bir baş selamıyla yan yana geçip giderlerdi. Deniz’in hayatındaki mutlu olduğu anlardan bir tanesi Orhan Abi ile büfenin içinde yaptığı kısa sohbetlerdi.
‘’Nasıl olsun be Deniz’im, zaman kötü her şeye zam geldi valla, her şey iki katı fiyatına çıktı. Ben yine bazı şeylere zam koymadım. Aynı fiyattan veriyorum, hiç kâr edemiyorum ama n’apacaksın müşterinin ayağı bir kere kesildi miydi daha uğramaz, maksat müşteri trafiğini kalabalık tutmak. Böyle yaptığım hâlde bile bazıları birkaç zama itiraz etti. Anlamıyorlar ki be oğlum, sanki ben üretiyorum anasını satayım. Üsttekiler, toptancılar yapıyor ben de bana geliş fiyatına göre satıyorum. Ama kime neyi anlatacaksın ki? Onlar da haklı, bu devirde zengin daha zengin, fakir daha fakir oldu valla’’
Deniz, Orhan Abi bir şeyler anlattıkça kafasının arkasında bir karıncalanma hissederdi. Bu karıncalanma bütün vücuduna saniyeler içinde yayılırdı. Uykulu olduğu için çok fazla muhabbete giremedi. Poşetin ilmiğini başparmağına takıp, birkaç bir şey söylemeye yeltendi. Orhan Abi, Deniz’in çalıştığını bildiği için bu kısa cevaplarına alınmazdı. Çünkü her uyandığında tekrar gelip kısa sohbetin acısını çıkartacağını bilirdi.
‘’Doğrudur be abi, biraz önce iki çöpçüyle tanıştım. İtin biri büyükçe bir çöp poşetini olduğu gibi salladı. O da yırtılmasın mı? Yerler falan hep çöp oldu. İçlerinden bir tanesi dövecekti adamı da diğeri tuttu. O adam ne yapsın istifa etse iş yok güç yok, çocukları da varmış üstelik, baya da uğraşmış da işe girmek için. İnsan gururunu ayaklar altına almak için bu kadar uğraşır mı be abi? Valla bunun gibi durumlara bazen çok hırslanıyorum da elden ne gelir ki? O zaman da konuştuk, insan insan olmadıktan sonra dövsen ne sövsen ne? Şimdi onun gibi bir insan bu dükkâna gelse tabii düşünür be abi ne alacağını ne kadar harcadığını, paraya değer verdiğinden değil de zor kazandığından olurdu eminim bu düşünmesi.’’
Orhan Abi kafasını sallayarak onu onayladı.
‘’Haklısın valla, ne yapalım işte illaki geçer bu zamanlarda. Yani geçmeli artık. Afiyet olsun Deniz’im, uyandığında gelirsin yine nasılsa, gelmezsen de canın sağ olsun, sen iyi ol da gerisi mühim değil.’’
‘’Kolay gelsin abi. Çok takma sen de düzelir illaki’’
Deniz eliyle son kez selamladıktan sonra dükkândan çıktı. Uyku iyice bir çöktü. Gözlerini artık açamayacak hâle geldi. Karnı da açtı ama o bir an önce yatağa girmek istiyordu. Zaten buzdolabı küf içindeydi. Evde tek başına yaşadığından aldığı çoğu şey çürüyüp küfleniyordu. Dolapta bir şey olmayınca da kendisini kötü hissediyordu. Parayı somut bir şeye dönüştürmeyi isterdi. Diğer türlü boşuna uykusuz kalıyormuş gibi hissederdi. Küf de olsa, pis koksa da kazandığı parayı somut bir şeye dönüştürdüğünü görünce kendisini iyi hissederdi.
Sarı büyük apartmanın içine girdiğinde soğuk hava bütün tenine yayıldı. Bir an üşüdüğünü hissetti. Soğuk hava, uykusunu, yemek yemeye yetecek kadar açtı. Kahverengi tahta kapısını açıp evine girdi. Havasız olduğundan yüzüne vuran esinti bir an midesini bulandırdı. Camları eve böcek girmesin diye açamazdı. Yaşadığı bina eski olduğundan pencereleri tahtaydı, bu yüzden tahtakurusu ve örümcek gibi böcekler hızla etrafı sarardı. Fakat bu defa birkaç günün de birikmiş havasızlığı yüzünden her şeyi göze alarak salonun penceresini açtı. İçeriye giren ılık hava midesini biraz rahatlattı. Buzdolabına doğru hareketlendi. Kapısını kendisine doğru çektiğinde, küf kokusu sıkışmış gaz gibi bir anda yüzüne doğru patladı. Yeşil porselen tabağın içindeki beyaz peynirin üstü yeşil, tüylü bir küfle kaplıydı. Gözlerini yavaşça gezdirdiğinde yenebilecek durumda olan hiçbir yiyeceğin olmadığını çok kısa bir sürede kabullendi. Büfeden aldığı ekmeğin köşesini kırarak bir iki ısırık aldı. Çiğnerken gözlerini evin içinde gezdirdi. Kırmızı koltuğun üstünde kuruması için bıraktığı eşyaları kalabalık bir aileyi andırıyordu. Çocukken kendisini böylesine cansız bir kalabalığın içinde yalnız başına hayal etmemişti. Kendisini bir sanatçı veya her yeri gezen bir seyyah olarak hayal ederdi. Hayallerinde evi deniz manzaralı, garajda Chopper motoru vardı. Ege’nin küçük bir sahil kasabasına giden dümdüz bir yolda saçlarını dalgalandırarak rüzgârı hissederdi. Kahvaltılarında her türlü yiyecek bulunurdu. Kahvaltı kolay ulaşılabilir gözükse de Deniz için kahvaltının ayrı bir yeri vardı. Neyi olursa olsun çocukken mutlaka iyi bir kahvaltı hayal ederdi. Hiç böyle bir dolap hayal etmemişti. Kapağı açtığında samimi kokulu iri elmalar, derin bir kaba konulan güneş ışığında parlayan çiçek balı, ince dilimlenmiş kaşar peyniri, üstünde küf olmayan süzme beyaz peynir, güneş gibi parlayan köy tereyağı, oval köy yumurtaları, maydanoz ve en önemlisi kapağı açtığında küf yerine burnuna çarpacak ıslak kiraz kokusu. Düşünmediği ne varsa yaşıyordu. Gerçek olmayan tüm hayalleri yüzünden dolaptaki küf kokusunu gerçek hayatın kokusu olarak kabul etti. Kuru ekmeği, yarısına kadar yedikten sonra poşetin içine koydu. Beyaz kaygan poşete bir tane düğüm atıp pencerenin mandalına geçirdi. Yatağına doğru hareketlendi. Bacağına çarpan bidon ve çöp poşetlerini ayaklarıyla kenarlara iterek yürümeye devam etti. Üstünü tamamen çıkartıp çıplak bir şekilde yatağına girdi. Her şeye rağmen hayallerini tekrar düşünmeye başladı. İlk önce aldığı taze ekmeği buzdolabındaki bala bandı.
Yazan: Melih Usta