Özgü, kedili kitapçıdan çıkalı henüz birkaç dakika olmuştu. Dayanamayıp bir sürü kitap almıştı yine. “Okunacak olanlardan bir sehpa daha yapma vakti.” diye düşündü. Hatta bunu sesli söyleyecekti neredeyse ama kendisini tuttu. Akşam yemeğinden sonra sokağa bakan pencerenin önünde bitki çayını yudumlayarak kitap okumak yaptığı en güzel rutiniydi ona göre. Ama yetişemiyordu işte. O okudukça insanlar daha çok yazıyorlardı ve aldıkları birikiyor da birikiyordu.
Küçüklükten beri en sevdiği mekânlardan olmuştu kitabevleri. Şu an, büyüdüğü şehirden epey bir uzakta olsa da yaşadığı bu kocaman şehirde birçoğunun sahibiyle tanışıyordu. Çalışanlarıyla da vakit buldukça kitaplar üzerine sohbet ediyorlardı.
Bu şehirde en çok ziyaret ettiği yer kedili kitapçıydı. Dükkânın ismi bu değildi elbet. Siyah bir kedi yavrusunun peşinden gittiği bir gün, kendisini buranın önünde buluvermişti birden. Yavru kedicik de kendisi gibi tüylüler için yapılmış minik kapıdan içeri girdiğinde anlamıştı artık, buranın bir müdavimi olacağını. Gerçekten de öyle olmuştu. Neredeyse her cumartesi buraya gelmeden yapamıyordu. Tıpkı bugün olduğu gibi.
İnsanların milenyum çağı dediği bir zamanda doğmuştu. Aradan geçen yirmi dört yıldan sonra, bulunduğu bu zamandan bazen ürkse de kendisini oyalayacak bir şeyleri hep vardı Özgü’nün. Fakat kitaplar oyalanmak, vakit geçirmek için gerekli şeyler değildi ona göre. Onlar ihtiyaçlardı, olmazsa olmazlardı. Bir gün çok sevdiği herhangi bir şeyle -ki bu bir insan da olabilirdi, kitaplar arasında kalmamayı dilerdi hep. Telefonu olmasın ama kitapları hep yanında olsun isterdi.
Bir elinde akşam yemeği için aldığı brokolinin poşeti, diğer elinde kitaplar olan bez çantayla kanal boyunca yürüyordu yine o akşamüstü. Gözü, minik köprüden geçerken gökyüzünün sarı, turuncu ve mavi renk geçişlerine takılmıştı. Elleri dolu olmasa bu anı hiç tereddüt etmeden fotoğraflardı ama o an için bu imkânsız olduğundan şimdilik gözlerine yaşatacaktı bu şenliği, bir de zihnine kaydedecekti elbet. İhtiyaç anında hatırlayıp mutlu olacaktı belki de…
Evine varmaya birkaç dakika kalmıştı ki yolun karşısında yürüyen kişiye takılmıştı gözü. Havanın serinliğine inat ince kıyafetler vardı üzerinde. Kızıl kısa saçlı kadın da durup birkaç saniye bakmıştı ona. Kahverengi trençkotu ile sonbahardan henüz kışa geçememişti kadın belli ki. Fakat Özgü ‘nün takıldığı şey sadece bu değildi. Kadının, metal çerçeveli gözlüğünün ardına gizlenmiş olan bakışları düşündürmüştü onu. Önceden tanıştığı ya da tanıştırıldığı biri olabilir miydi acaba? Özgü atkısına biraz daha bürünerek yoluna devam etmeyi tercih etmişti.
Çatı katındaki bu minik evi yıllardır hayali olan yuvasıydı onun. Çocukluk travmalarını henüz tam atlatabilmiş değilse de hem büyük şehirde yaşayıp hem bu kadar biricik olmak onun en büyük mutluluğu olmuştu. Minik bir şöminesi bile vardı, daha ne olsundu…
Üzerini değiştirip yemek hazırlıklarına başlamıştı. Brokoliyi yıkayıp buzdolabından havuç ve kereviz de çıkararak hafif yumuşatarak haşlayacak, yemeğini zeytinyağı ve limonla servis edecekti iki kişilik masasına. Dünden kalan yoğurt çorbası ve keten tohumlu ekmekle şahane bir akşam yemeği hazırlıyordu kendisine. Yemekten sonra mutfağı toplayıp koltuğuna bırakmıştı yorgun gövdesini. Bitki çayı demlenirken hafif bir müzik eşliğinde gözlerini kapatıp ana odaklanmaya çalışıyordu. Geçmişi, en mutlu anlarında bile yakasını rahat bırakmıyordu.
Bir fincan çayını alıp kanal manzaralı penceresinin önünde yerini almıştı yine. İnsanlar epey küçük görünüyordu bulunduğu kattan ama o daha çok bulutlara bakıyordu ve özgürce süzülen kuşlara. Sabahları henüz gün doğmadan uyandırırlardı onu. Çatıya bıraktığı ekmek parçalarını almak için yaptıkları gürültülere de hiç kızmazdı.
Aldığı kitapları inceleyip önce hangisini okuyacağına karar vermeye çalışıyordu. Of, çok zordu bu. Birden üzerinde bir bakış hissetmişti. Bakış sokağın başındaki sokak lambasının oradan geliyordu sanki. Birisi ona uzun süre bakmış, sonra da fark edildiğini anlayınca çekip gitmişti. Belki de böyle bir olay hiç olmamıştı.
Perdesini çekip küçük abajuru altında okurken uyuyakalmıştı yine. Ertesi gün işe gitmeyeceği için cumartesileri koltukta böyle uyuyakalmasını alışkanlık hâline getirmişti. O gün de öğleye kadar çalışmasının verdiği tatlı yorgunlukla kendisini uykunun kollarında buluvermişti.
Gece yarısı, şöminesine birkaç odun atıp yatağına geçmişti. Sabaha karşı rüyasına o kızıl saçlı kadın girmişti. Hemen karşısında duruyordu. Kadının üzerinde mavi bir elbise olduğuna göre mevsimlerden yaz olmalıydı. Elbisenin yakasının iki yanına iki kırmızı kuş işlenmişti. Dikkatlice baktığında bu kuşlardan birinin havalanıp çatıya konduğunu görmüştü. Çatının altında da kendi yaşadığı evi görüyordu karşıdan.
Ter içinde uyanmıştı. Kuşlar ses yapıyorlardı yine. Evini toparlayıp ılık bir duş almıştı. Dışarı çıkmak için hazırlanıyordu. Saçlarını kuruturken kaldığı yurtta onlarla ilgilenen Mutlu ablasını düşünüyordu. Nemli nemli çıkmalarına asla izin vermeyen, dünya tatlısı bir ablaydı. Uzun zamandır aramamış olduğunu düşünerek kızmıştı kendisine. Bugün mutlaka aramalıydı.
Hızlı adımları onu kedili kitapçının önüne getirmişti. Pazar günü saat on birden önce açılmadığını biliyordu. Kahvaltısını yapmamış olduğunu hatırlayarak kitabevinin hemen karşısındaki butik pastaneye oturdu. İki çörek ve bir kahve söyledi kendisine. Çantasında her daim bulundurduğu kitabını okumaya koyuldu. Üç saat su gibi akıp geçmişti. Kaç çay kaç kahve içtiğini sayamamıştı bile. Camdan dışarıyı seyrediyordu ki kitabevinin açılmış olduğunu gördü. Kendisini şehirdeki en sevdiği yere bırakıp raflar arasında kaybolmaya gidiyordu.
Tam kalkmak üzereyken yaklaşmakta olan birinin ayak sesini duydu. Dün gördüğü kızıl saçlı kadın ona doğru geliyordu. Yeşil gözleri uzaktan bile seçiliyordu kadının.
İzin isteyerek tam karşısına oturmuştu Özgü’nün.
“Evet, sensin. Buldum seni.” demişti gözlerinin içine bakarak.
“Biliyorum, hatırlaman zor, belki de imkânsız. Yıllar önce, henüz yedi yaşındayken seni yetimhaneden almak için çok uğraşmıştım ama evrakları her seferinde geri çeviriyorlardı.”
Zümrüt gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu kadının. Özgü’nün rüyasında gördüğü aslında belleğinde kalmış olan anılardı demek ki. Ne diyeceğini, nasıl davranacağını bilmiyordu. Yıllardır oradan oraya savrulurken kadınla yolları burada tekrar kesişmişti belli ki. Bu kez ayrılmaları için bir neden yoktu.
Birbirlerine anlatacak çok hikâyeleri olduğunu biliyorlardı. İkisi de kitabeviyle pastane arasındaki meşe ağacına konan kırmızı kuşa bakıyordu. Demek ki artık o da kavuşmuştu özgürlüğüne.
İşte tam o sırada kar yağmaya başlamıştı pamuk pamuk. Koca bir yıldan geriye kalan her şeyi örtmek için gelmişçesine…
Sayı: 65