Nezahat sinirliydi. Akşam olsun hepsinin yuvasını yapacaktı. Biraz saygı istiyordu, biraz. Çocukları öğrenci. Kız, lise birde. Oğlan, iki sınıf üstü. İşleri güçleri okula gitmek, derslerini zamanında yapmak, sınavlardan iyi not almak. Hafta sonları, özel dersleri olabiliyor, oralara da taşıyor onları. Götürüyor, aradaki zamanda evin alışverişini yapıyor ve sonra gidip onları alıyor. Bir birini, bir ötekini… Onlar profesyonel öğrenci çünkü… Evet, öyle. Profesyonel öğrenci, eğitim almak için okuluna para öder, dershaneye, özel derslere hep para öder. Karşılığında çalışır, yapılan fedakârlıkların hakkını vererek iyi bir üniversitede burslu bir yer kazanır kendine. Eh, iyi bir üniversiteyi kazanamazlarsa da bir şey demezler, en fazla “Ne yapsın çocuklar, elinden geleni yaptı ama olmadı”. Hop! Öde dört yıl daha özel üniversite ücreti! Nezahat de bir şey diyemez. Babalarına da dedirtmez. Ergenlik çağıdır, gençlik deliliğidir – Allah muhafaza, kötü bir şey yaparlar sonra. Ama şimdi bunları düşünmüyordu. Oğlanın kokuşmuş spor çorapları elinde, kızın odasının kapısında durmuş, giysi dolabının açık kapağından görünen manzarayı seyrediyordu. Askılardaki giysilerin çoğu dolabın içinde bir yığıntı oluşturmuştu. Kızın oda toplamadan anladığı buydu: yatağın üzerinden alıp, dolabın içine yığmak…
Kapıyı kapatıp odayı öylece bıraktı. Elindeki çorapları kirli sepetine atmak için banyoya girdiğinde, yerde, küvetin dibinde, kocasının duştan önce çıkarıp yere attığı, sonra da duş çıkışında üzerine yaş ayaklarıyla bastığı için ıslatmış olduğu don ve atletini gördü. Havlupana baktı elinde olmadan. Ayak havlusu üstünde asılı duruyordu. Anlatmıştı ona kaç defa, ıslak ıslak kirli sepetine de atamıyorum, sen at onları kuruyken ve havlupanda asılı duran havluyu kullan duştan çıkarken. Anlatamıyordu ki! Kocası iyi adamdı aslında, unutkandı sadece. Nezahat’in önem verdiği birçok şeyi unuturdu. Özel günler, şampuanın kapağını kapama, dolaptan çıkartıp içtikten sonra su şişesini doldurup geri koyma, kulak pamuklarını kullandıktan sonra lavabo kenarında bırakmama ve ayak havlusu kullanma gibi…
Kendi işiyle ilgili her şeyi mükemmel yapar, hiçbir detayı unutmazdı ama. İşinde tam bir profesyoneldir yani, başarılı adamdır. Eh, bu kadar kusur olur elbette. İnsan her konuda başarılı olamayabilir. Nezahat’in evinde herkes profesyonel zaten, kendi dâhil. Ev kadınlığı da profesyonellik ister. Her gün aynı işleri bıkmadan usanmadan yapmak, hayatı ailenin diğer profesyonellerine kolaylaştırmak, elbette uzmanlık gerektirir. Elinde kokmuş çoraplar ve aklında altüst olmuş giysi dolabı ile yerdeki ıslak iç çamaşırları bir araya gelince Nezahat’in başlangıç seviyesindeki siniri bir üste sıçradı. Bu aşamada Nezahat’in ulaştığı hâl, kocasının yönetmeyi hiç bilemediği bir hâldi; akşama işi zordu yani. Sadece onun mu, çocukların da… Nezahat, sinirleri bu seviyeye ulaştığı zamanlarda sadece “masaya gelin”, “ellerinizi yıkayın”, “ben yatıyorum” gibi temel iletişimi sürdürür; atılan laflara, onu konuşturma çabalarına aldırmaz, “ne oldu anne ya”, “hayırdır Nezahat” gibi sorulara cevap vermezdi. Aslında onların bu türden samimiyetsiz uğraşlarından sıkılsa da veya gerçekten bulunduğu ruh durumundan çıkmak istese de, bir türlü beceremezdi Nezahat. Düştüğü kuyudan çıkamadıkça da suratı daha çok asılır, morali iyice bozulur ve hatta en sonunda, ağzından tek kelime çıkamayacakmış gibi çenesi kilitlenirdi.
Akşama daha çok vardı ve Nezahat, ona bu tür hallerde çöken ürkütücü sakinlikle sinirini yuttu. Öfkesiyle zarar vermek istediği onlardı, kendisi değil. Böylece, önce oğlanın spor çoraplarını kirli sepetine tıktı. Kocasının çamaşırlarını kurusunlar diye havlupanın üstüne serdi. Kızın dolabını tümden yatağın üstüne döktü ve tek tek, askıların uçları hep aynı yöne bakacak şekilde, dolaba astı. Tişört ve kazakların bulunduğu rafları da düzenledi. Rengi rengine dizdi onları. Sonra bir çay suyu koydu ocağa, çay demlenene kadar kendine güzel bir kahvaltı masası hazırladı. Ekmekler kızarırken kapı çaldı. Gelen Meral’di, karşı komşusu. Üzerinde hâlâ sabahlığı vardı, elinde de bir gazete. Günaydın bile demeden elindeki gazeteyi sallayarak “Nezahat, sana bir şey göstereceğim” dedi. Nezahat, onun bu deli hallerine alışkındı. Meral, buyur beklemeden doğruca mutfağa geçti. Bir ilandı gösterdi. Antalya’da bir “butik” otel, “özellikle 45-50 yaşlarında, misafir ağırlama sanatında uzman bir kadın çalışan” aradığına dair ilan vermişti. Ücret dolgunmuş. Kalacak yer verilecekmiş. Nezahat, şaşkın gözlerle Meral’e baktı. “Yok be, iş falan aradığım yok; yok olmasına da…” dedi; derin bir nefes çekti içine. “Valla heyecanlandırdı bu ilan beni yine de! Şeytan “bırak her şeyi arkanda, kur kendine yeni bir hayat” diyor bazen. Üstelik kalacak yer de veriyorlar, yeniden bir düzen kurma telaşın da yok. İş, ev ve dolgun maaş… Yeni bir yaşam!” dedi bir solukta. “Yeni bir yaşam” derken ses tonu düştü hafiften. “İçmem” dese de, Nezahat, zorla bir bardak çay koydu Meral’e. O çay koyarken ve Meral çayın şekerini karıştırırken hiç konuşmadılar. Antalya’daki “yeni yaşam” konusu böylece tartışılmadan kapatılmış oldu.
Meral çayından ilk yudumunu aldıktan sonra “şu yeni açılan AVM’ye gidelim mi bugün? Müthiş promosyonlar varmış, açılışa özel” dedi. Nezahat’in hiç hâli yoktu alışverişe gitmeye, çekilişe katılabilmek için alışveriş fişleri elinde kuyrukta beklemeye. “Bir kahve yapayım da içelim” dedi Meral’e. Kahveleri fal kapattılar otomatikman. Meral, Nezahat’in falında yol gördü, Nezahat “okul zamanı ne seyahati ayol” dedi. Nezahat de Meral’in falında bol para gördü. Meral, “aman nerde…” demedi. “İnşallah!” diye dua etti üstüne. Sonra sabahlığını önden sıkıca toplayıp kuşağını da bağlaya bağlaya kalktı gitti evine. Getirdiği gazete, ilanın olduğu yerden katlanmış kaldı öylece, Meral’in bıraktığı yerde.
Nezahat, akşamdan buzluktan dolaba indirmiş olduğu kıymadan bir iç hazırladı. Salamura yaprakları az haşlayıp, tuzunu giderdikten sonra oturdu, bir tencere dolma sardı. Dolmalar pişerken, bol tereyağlı erişte yaptı yanına da. Yetmedi, yazdan hazırladığı konserveden güzel bir domates çorbası pişirdi. Bir yandan, bayat ekmekleri küp küp kesip fırına verdi, iyice gevretti. Kaşar peyniri rendeledi; kâseye koyup kurumasın diye üzerine streç kapladı. Akşama daha vardı ama masayı kurdu erkenden, kendini saymadı, üç servis açtı sadece. Masaya kıtır ekmek ve rendelenmiş kaşar kâselerini koydu. Dolaptan almayı akıl edemezler diye her biri için ayrı ayrı birer kâse yoğurt hazırladı. Masada tabaklarının yanına koydu. Masa her zamanki gibi mükemmel görünüyordu. Nezahat gitti, giyindi sonra. Bolca iç çamaşırı ve fazla kalın olmayan birkaç kıyafet koyduğu bavulunu hazırladı. Antalya ılıktır şimdi diye düşünerek ince kabanını giydi, masaya son bir kez daha baktı, ekmek koymamıştı. Ayakkabılarını giymeden ekmek sepetine ekmek koyup masaya getirdi, üstüne bir peçete örttü. Üç yoğurt kâsesini bir araya getirip, onların üzerine de bir peçete örttü. Eksik bir şey yoktu. Meral’in getirdiği gazeteden kestiği iş ilanı bir cebinde, diğerinde cep telefonu, valizini alıp evden çıktı.