Edebi

De Ne A

Bugün yine gitmeliydi. Huzursuzluğu, babasının bulunduğu katta iyice arttı. Her gelişinde aynı yazıyı okumaktan duyduğu acı, yaşlı ayaklarının onu her hafta buraya sürüklemesine engel olamıyordu.  O yüzden de bulunduğu megakentten ayrılmak hiç aklına gelmezdi. Bu yaşantısı, az sayıdaki arkadaşlarının onun gibi birinin şimdiye dek Mars’a seyahat etmemesini alay konusu yapmalarına neden oluyordu.

Titreyen parmaklarını yazının üzerinde gezdirerek tekrar okudu:
-Herkes bir veballe ölür ama benimki en ağırı.

Babasının vasiyeti olan bu tümce, önceleri başucundaki mermere yazılsa da şimdi nüfusun yoğun artışından değişen gömütlük düzeniyle, yerin bilmem kaç kat altında, sabitlenmiş çekmecenin kapağına taşınmıştı. “Babacığım,” diye mırıldandı Tayfun.  “Seni çok özledim. Keşke çocukluğumu bölüp apar topar Amerika’ya göndermeseydin beni. Ünlü bir bilim adamı olmaktansa senin yanında büyümeyi ne çok isterdim.” Ardından, trafik kazasından ölen annesini de anımsayınca artan gözyaşlarını gömütlük asansöründe bırakarak kendini caddeye zor attı.

İnsanlar üzerine akın akın geliyorlardı sanki. İçlerinde görmek istemedikleri, özellikle gözüne çarpıp duruyordu. Bu kadar mı çoğalmışlardı? Duymak istemediği havadaki kokunun ciğerlerine daha fazla dolmasına izin vermemek için aceleyle bir drog merkezine girip haftalık besin gereksinimini içeren kapsülleri seçmeye başladı. Elindekilerden bazılarının üstünde yazan besin adları, az önceki hüzünlü havasına onu tekrar döndürdü.

***

O cuma akşamı çok sevdiği biftek ve püreden oluşan yemeklerini yedikten sonra odasına kapanmıştı. Bir iki saat geçmişti ki babası, “Kolay gelsin, yine ne buluşlar peşindesin bakalım?” diyerek başını kapıdan uzattı. Tayfun, uzun yıllar çocuk sahibi olamamış bir doktorun, uzmanlık alanını değiştirip kendini tamamen tüp bebek çalışmalarına yönlendirmesi sonucu doğan bir evlattı. Babası, hem bu sayede bir çocuk sahibi olmuş hem de buluşlarıyla ülkenin en büyük tüp bebek merkezinin başında yeni çalışmalara imza atmaya devam ediyordu. Çocuğu olmayanların akın akın geldiği bir merkezdi artık orası. Doktor, oğlunun dünyaya gelmesinin her aşamasını kendisi gerçekleştirdiği için hem onunla hem de kendisiyle gurur duyuyordu. Bu gururla oğluna bakarken içinden, keşke herkesin evladı onun gibi olsa; o zaman gelecekten hiç kimse endişe duymazdı, diye geçirdi.

Tayfun dikkatini elindekilerden ayırmadan, “DNA zincirimi ayrıştırıyorum baba,” diye yanıtladı.

-Müthişsin oğlum müthiş! Sonuna dek izlemek istiyorum seni. İlk kez mi yapıyorsun?
-Hayır, en sevdiğim meyvenin DNA’sını ayrıştırmayı biraz önce bitirdim.
-Evet, ben de bu koku ne kokusu diye düşünüyorum deminden beri.

Tayfun, üstü birçok deney gereçleri ile dolu olan karmakarışık masadan eldivenli elini kaldırarak az ileride duran tüpün içindeki cam boruyu işaret etti.

– Bak onunki şurada.
– Çok akıllısın oğlum. Bu yaşta bunları düşünüp uygulamana hayret ediyorum. Seni

klonlamak gerek.

Oğlunu dikkatle izlerken son tümcesi, zihninin bir köşesine çoktan yerleşmiş, yanına aldığı soru işaretlerinin sivri ucunu adamın beynine beynine batırıp duruyordu. Bunu daha önce nasıl düşünememişti? Bir süre sonra, “İşte bana ait DNA,” diyen Tayfun’un sesiyle kendine gelince gözlerini tüpün içindeki cam boruya dikti.

– Sen beni sevdiğin için böyle söylüyorsun baba. Bunları okulda göstersem benimle alay

ederler. Zaten şimdi ikisini de çöpe atacağım.

Adamın, “Dur, yapma!” demesine fırsat kalmadan Tayfun’la kavunun DNA’ları deney masasının altındaki çöpü boylamıştı bile.

“Şimdi kalan kavunumu yeme zamanı,” diye gülümseyerek odadan çıkan Tayfun’un ardından hemen çöp sepetine eğilen adam, iki tüpü de kazağının altına saklayarak hızla portmantoya koştu. Paltosunu giyip arabasına binmesiyle hastanedeki tüp bebek ünitesinin araştırma kısmına gelmesi beş dakikasını aldı.

Heyecanla çalışmaya başlayabilirdi. Denemenin ne zararı olabilirdi ki? Aceleyle aldığı tüpleri kazağının altında çıkarınca öylece kalakaldı. Hangisi Tayfun’un DNA’sıydı? Düşündü. Son yarım saati gözlerinin önüne getirdi. Oğlunun işaret ettiği kavun DNA’sının tüpüyle içindeki cam boruyu anımsamaya çalıştı. Kokladı. İkisi de kavun kokuyordu. Baskın koku, süre kısa demeyip kazağın altında diğerine de bulaşmıştı demek ki. Kafa yoracak vakit yoktu. Bunca yıllık doktorluğunun önsezisiyle elindekilerden birine karar verdi. Evdeki yardımcıya, “Hastanede çok önemli işim çıktı. Beni rahatsız etmeyin,” diye ettiği telefonun ardından koca bir hafta sonunu laboratuvarda geçirdi. Yaptığı çalışma, sadece o sırada işlemleri devam eden binlerce çocuksuz ailenin üstündeki uygulamayla sınırlı kalmayacaktı. Uzun süre, her gelen çocuksuz aile için yeterli olacaktı. Artık oğlu gibi çocuklar çoğalacak, ülke kaostan ancak onlarla düze çıkabilecekti. Yaptıklarına çok sevinse de, dondurulmuş embriyoların bu şanstan yararlanamamasına üzülerek evinin yolunu tuttu.

Mesleğini aniden bırakıp inzivaya çekildiği odasında, yıllar sonra oğluna vasiyetinin yanında bu çalışmasını ağlayarak itiraf ettiğinde artık çok geçti. Tüp bebek tedavisinde sayıları milyonlara ulaşan insanlar, üçüz bebeklerini çaresizlik içinde Allah’ın hikmeti olarak çoktan kabul etmiş, yeni bir nesil, engel olunamayacak şekilde çoğalmaya başlamıştı.

Tayfun’un yorgun bedeni, biraz sonra ulaşım için kullanacağı hava dolmuşunda, yollarda görmek istemediğinden çok, kavuniçi renkli, baskın kavun kokulu, boyu iki buçuk metreyi bulan insanlarla iç içe evine dönmek zorundaydı. Gözlerini kapatarak yolculuğuna devam etse de, büyük bir ihtimalle bir asır sonra, ülkenin tüm insanlarının böyle olacakları, hatta yabancılarla yaptıkları evlilikler çoğaldıkça tüm dünyaya yayılacakları düşüncesini zihninden uzaklaştıramadı.

Comments (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

BİR KÜÇÜK NOT

Sponsorluk ve reklam için: info@rihtimdergi.com

BİZE KATILIN

Demlik bölümüne, belirlenen tema ile ilgili Öykü/Deneme/Şiir türlerindeki yazılarınızı 20 Eylül’e kadar gönderebilirsiniz.

37. sayı için tema: “Devrim”

Ekip sayfasından iletişim adreslerini öğrenebilirsiniz.

Detaylı bilgi için tıklayınız.