Yaşı gibi yapıldığı zamanın unutulduğu, tahtalarının yer yer kurtlar, karıncalar ve tahtakuruları tarafından delindiği, çamurdan sıvasının döküldüğü bir evdi. Sıva aralarındaki deliklerden, dışarıda doğan güneş parça parça içeri girip günün tek misafiri olarak sigara külünün tabaka oluşturduğu bazı kısımlarının da delindiği mindere oturarak yerini alıyordu.
Sonradan kara tuğla ile acemice örülen ocaklık, ben bu eve ait değilim der gibi sırıtıyordu. Her sabah erkenden kalkar, ocaktaki külü karıştırıp geceden getirdiği çalı ile ateşi tekrardan harlardı. Ocağın üstünde gün boyu kaynayan kara güğüm ile çayını demler ilk çayını sarma tütünü ile öksürükler içinde içerdi. Güne uyanış ritüeli hâlini almıştı bu durum. Kara güğümde kalan su ile yemeğini yapar bulaşıklarını yıkardı. Hatıraları ve bir kedisi ile yaşadığı bu evde ömrünün son zamanlarının yaşadığının farkındaydı. Ocağın yanında yatan kedisine seslenerek:
-Mırlamayı bırak da yemeğini ye. Alıştın hazıra. Fareleri de tutmuyorsun, o işi bana bıraktın bu yaştan sonra.
Kedisi, bacaklarına sürtünerek yemeğinin başına gitti ve yemeye başladı. O da artık iyice yaşlanmış, eski çevikliğinin yerine hantallık çökmüştü.
Dışarıdan çocuk, köpek ve kuş sesleri koro oluşturarak duvardaki deliklerden güneş eşliğinde içeriye giriyordu. Çayını içerek seslere kulak verdi.
-Çocukluk… Güzeldi, geldi, gitti.
Yemeğini yemiş, patilerini ve tüylerini yalayan kedisine çevirdi yüzünü.
-Bugün de karnın doydu bakalım. Yarına Allah büyük.
Dedesinin, kızılcık ağacından yaptığı bastona dayanarak ayağa kalktı. Yarım düzelebiliyordu beli; yaşlığının ve zamanın verdiği ağırlığa… Belki de topraktan yükselenin tekrar toprağa boyun eğip düşüşünü geciktirmesi için araç olarak yapmıştı dedesi bastonu. Fakat ne dedesinin ne de babasının bu dönüşünü önleyememişti. Kendisinin de dönüşünü önleyemeyeceğini anlamıştı.
Yaşlanmak mı zor, yalnız kalmak mı? Hatıraları yaşayan son adam olmak mı? Yoksa vefasızlık mı? Kafasında sorularla elinde çay bardağıyla dışarı çıktı, peşinden gelen kedisiyle. Evlerin arasındaki tarlada oyun oynayan çocukları izlemeye koyuldu, her zaman oturduğu minderin üzerine oturarak. Çocukların seslerine kulak verdi, kendi çocukluğunun seslerini bulmak umuduyla. Ne sesler ne de oyunlar çocukluğundakilere benziyordu. Çocukların uçurtması ağaca takıldı. Çocuklardan biri ağaca tırmanmaya çalışıyordu ancak sürekli geri düşüyordu.
– Şimdikiler de çocuk mu be kedi? Ah Tırtıl Kâmil olaydı iki dakikada ağacın en tepesindeydi. Erik, incir, ceviz ağacı ne bulsa tırtıl gibi çıkardı en ince dalına kadar.
Çocukların hâline gülüp kendi arkadaşlarını anımsamıştı. Tırtıl Kamil, Onbaşı Niyazi, Süzgeç Adem… Hiçbiri kalmamıştı: ne çocukluğu ne de çocukluk arkadaşları… Çayından bir yudum aldı.
– Bu günlerin kıymetini iyi bilin çocuklar. Yarına kalmasın oyunlarınız. Pişman olursunuz sonra yaptıklarınızdan ya da yapamadıklarınızdan.
Dedesiyle birlikte diktikleri ceviz ağacına baktı. Her gün birlikte suluyorlardı, sonraları ise tek başına. Babasının eve almadığı zamanlar ona tırmanıp gizlice odasına girerdi. Sabah rüzgârıyla ruhu yeniden dirilten kokusu odasına dolar güne bununla uyanırdı. Bayramlarda arkadaşlarıyla salıncak kurar en yükseğe çıkmak için yarışırlardı. Bazen babasının dayağından kaçmak için tırmanırdı ceviz ağacına. Çok zaman oldu artık ne o kokusu vardı ne de meyvesi. Dallarının çoğu kurumuş köklerinin kimi yeri topraktan ayrılmış yavaş yavaş veda ediyordu çocukluk arkadaşına. Kesmeyi düşünmüştü birkaç kez ancak onu hatırlayan son arkadaşına yapamamıştı bunu.
Çay bardağıyla içeri girdi. Güve ve küften nasibini alan kapı da kimi çürümüş ve bazı kısımları da evin başka yerlerinden sökülen tahta ile kapatılmıştı. Kapıyı açınca dışarıdaki hava içeriye girerek çürümüş ot, saman, küf ve toz kokusunun ağırlığını hafifletmişti.
Ocak başının karşısında gece yatak olarak gündüz de koltuk olarak kullandığı eski divanına oturdu. Ocakta kaynayan kara güğümden külün üstüne dökülen suyu izliyordu. Kül yavaş yavaş çamur hâline geliyordu. Dedesinin, o çamurdan yaptığı oyuncaklar aklına gelmişti.
“Gün gelecek etraf çamura bulanan insan yerine çamurlaşan insanla dolacak.”
Dedesinin ne demek istediğini anlamıyordu çamurdan oyuncak yaparken o vakit. Şimdi ise hak vermediği yoktu bir vakit.
Her ikindi vakti çeşmeden taze su almak için evden çıkardı. Bir elinde bidon diğer elinde ise bastonuna dayanarak gidiyordu. Çeşme; mezarlık ile tarlaların arasındaydı. Mezarlık ve tarlanın kenarları, komutanını bekleyen askerler gibi tek sıra hâlinde dizili ağaçlar ile kaplıydı.
Hafif esen rüzgâr, annenin evladının saçlarını okşar gibi ağaçların yapraklarını dallarından koparıyordu. Yere süzülerek düşen yaprakların bir kısmı yola bir kısmı da mezarlığa düşüyordu. Yol, sarı yorgan ile kaplanmıştı.
Mezarlık ile çocukların oyun oynadığı tarlayı ayıran yol, ölüm ile yaşamı ayıran çizgi gibiydi. O çizgiyi geçecekti er ya da geç. Biliyordu…
Mezarlıktaki isimlerin yazılı olduğu taşlara baktı. Bir tane bile renkli fotoğrafı olmayan insanların renkli taşlarla yazılı isimleri vardı. İsimlerin çoğu ya arkadaşıydı ya da çocukken bahçelerinden meyve çaldığı yaşlı büyükleriydi. Kendisi için yaptırdığı mezarlığa göz ucuyla baktı. Yapraklar üstünü yorgan gibi örtmüştü.
– Benim yerime de göz kulak olun. Az kaldı yatacağım ben de aranıza. Tıpkı tek göz odada tek yorganın altında yattığımız gibi. Bir yorganın altında farklı hülyalara, rüyalara daldığımız gibi.
Akşam kızıllığı parça parça içeri giriyordu. Çocukların sesi yerini, köpek ve kurbağa sesine bırakmıştı. Tüm renkler karanlığa emanet etti renklerini sabah yeniden almak üzere…
Dışarıda dolunay, güneşten nöbetini vukuatsız olarak devralmış, siyah ve gri ile boyanan doğa resmini oluşturuyordu. Resimden arta kalan dolunay ışığının bir kısmı ceviz ağacının gölgesi ile camdan içeri girip ocak başındaki ateşin ışığına yarenlik ediyordu. Ateşin parlaklığı gücünü kaybettikçe dolunayın hâkimiyet alanı genişliyor, ceviz ağacının gölgesi de daha belirginleşiyordu. Esen rüzgârla gölgesi de sağa sola gidiyordu.
Çocukken ocak başında oyunlar oynardı içeriye giren gölge ile. Hayaller ve masallarla beslenen yüzlerce gölge oyunu öğrenmişti babasından, dedesinden. Artık birçoğunu unutmuştu. Unutmadıklarını da hatıra dediği sandığa naftalinlenip saklamıştı. Bir ömürden biraz anı koydu içine.
Ömür, ocak başında yanan ateşe benzer. Önce küçük kıvılcımlar hâlinde doğar, sonra zamanla büyümeye başlar; güçlenir her şeye kafa tutan gençlik gibi. Sakinlik dönemi gelir, çevresine ısı ve ışık verir orta yaş misali. Yavaş yavaş etrafı kül ile kaplanmaya başlar. Işığı ve ısısının gücü azalır, desteğe ihtiyaç duyar yaşlılık benzeri. En son söner kül ile kaplanır ölen insanın hâlini alır. Her yeni doğum, bu döngüyü devam ettirir. Yaşar, yanar, yakar ve yatar…
Kimi ömre bir dünya renk sığdırdı. O yalın ve yalnız biten ömrü yaşadı. Hatıraları sandığa, bedeni toprağa saklanacaktı artık.
Yazan: Selim Safkan
Sayı: 49