Demlik

Mas-an

Sizce kırmızı neden kırmızı? Sandalye neden orada duruyor? Yeri değişse daha iyi olmaz mı? Ya o masa! Üzerine konan onca yükü istiyor mu gerçekten? Ustası şekillendirirken, ağaca sormuş muydu masa olmak isteyip istemediğini? Eziyetini anlatmış mıydı? Bir masa olmanın başka bir şey olamamak anlamına geldiğini söylemiş miydi? Sadece “masa” diyeceklerdi ömrü boyunca. Belki önüne gelen sıfatlar değişecekti zamanla; yeni masa, şuradaki masa, kahverengi masa, şu külüstür masa… o kadar. Masa olmaya mahkum edilirken onayı alınmış mıydı?

“Ey masa! Köleliğin ve acizliğin beni üzüyor sana her baktığımda.”

“Üzülme insan. Varlığına gereğinden fazla anlam yükleyerek kendini yüceltmeye çalışıyorsun benim üzerimden. Farkında mısın sen de sadece insansın? Aslında o kadar ortak yönümüz var ki, egon yüzünden göremediğin. Sen de sıfatlardan ibaretsin zamanla değişen; bebek insan, çocuk, genç, ihtiyar.”

“Öyle olmadığını ikimiz de biliyoruz. Hayatımı istediğim gibi yönlendirme yeteneğim ve en önemlisi nasıl yaşayacağımı seçme hakkım var. Özgürüm ben.”

“Gerçekten de özgür olduğuna inanıyor olabilir mi bu insan?” diye geçirdi içinden masa. “Benim sahibim olduğunu düşünüyor. Üzerimde söz hakkı olabilir ama O’nun da sahipleri var, yaşamında O’ndan çok söz hakkı olanlar. Tek fark, ben görebiliyorum, O farkında bile değil.”

İnsan masaya biraz kızmış biraz alınmıştı. “Nerede, nasıl yaşayacağıma ben karar verebiliyorum. Mesleğime, kaç çocuğum olacağına hep kendim karar verdim. Oysa nerede olmak istediğin konusunda bile kimse sana fikrini sormuyor. Seni koyduğum şu köşede yıllardır duruyorsun. Kendi zamanını bile yönetemiyorsun.”

“Sana öyle geliyor insan. Düşünmekten korkuyorsun. Korkuyorsun çünkü düşünürsen gerçekleri görecek, benden farkın olmadığını anlayacaksın. Hayatın hakkında sandığın kadar söz sahibi olmadığını görmekten korkuyorsun. Anne-babanı sen mi seçtin? Ya kardeşlerini? Mesleğini seçtiğini söylüyorsun ama yıllarca aslında yazar olman gerektiğini, çalıştığın ofisten nefret ettiğini söyleyip şikayet edip durdun. Her kahvaltıda bu kadar erken kalkmanın sana göre olmadığını, geceleri çalıştığında daha verimli olduğunu sen anlatmadın mı karına bıkmadan usanmadan? Kaç kere “Bu kadar nefret ediyorsan istifa et.” dediği hâlde evin masrafları yüzünden işinden ayrılmaya cesaret edemediğin için, yıllarca aslında benim gibi o ofiste bir köşede terkedilmedin mi umutsuzluğuna? Kimse sormadı o ofiste olmayı sevip sevmediğini. Hatta masanın yönünü güneşe çevirmek bile gelmedi kimsenin aklına. Sen de göze batmamak için buna cesaret edemedin insan. Aslında sen de ne hayatının ne de zamanının hakimisin.

Başka neleri hür iradenle seçebildiğini sanıyorsun gerçekten merak ediyorum.

Sakın bana karını seçtiğini söyleme. Evet aşık oldun, aşk denilen bir kurmaca sonucu seçmek zorunda bırakılmış olmayasın? Çocuklarının cinsiyeti bile doğa kanunlarıyla belirleniyor. İsimlerine de aile büyükleri senden önce davranıp karar vermişti yanlış hatırlamıyorsam. Eşinin tüm kızgınlığına rağmen, üzülmesinler diye onların seçtiği o berbat isimleri koymalarını uzaktan izlemek zorunda kalan sen değil miydin? Gidecekleri okula, terbiyelerine, onların yaşamındaki ayrıntılar konusunda en az senin söz sahibi olacağın, isim koyma mevzuunda belli olmuştu zaten. O yüzden ben hiç şaşırmadım yıllar içinde. Onların büyümelerini kah kollarını bana yaslayarak, kah gazeteni okurken elini bana vurarak izlemene şahit oldum yıllarca. Hayatlarındaki tüm gelişmeleri benim başımda otururken bir seyirci gibi izlemedin mi? Öğrenmeni istediklerinde sana burada anlattılar detayları, ama sadece bilmen gereken kadarını. Ne bir eksik ne bir fazla detay verdiler sana hayatlarıyla ilgili. Sonra bir gün yine benim başımda otururken evden ayrılacaklarını öğrendin. Kimse sana sormadı diye hatırlıyorum. Gelip sadece kararlarını bildirdiler. Biri evlenip gideceğini, öteki artık ayrı evde yaşamaya karar verdiğini söylediğinde kahvaltını yapıyordun. Elindeki çay bardağının sıcaklığının tenimi nasıl kavuracağını umursamadan üzerime tam da yeni koymuştun ki seninle konuşmak istediklerini söylediler. Sonra yine benim başımda kahve içerken, hiç de üzülmemiş gibi davranmaya çalışırken gözlüğünün altından izledin evi terk etmelerini. Gelip birer öpücük kondurdular yanaklarına sadece. Güçlü gözükmek için bacağını benim bacağıma nasıl da yapıştırdığını bugün gibi net hatırlıyorum. Kapının örtülmesiyle hıçkırıklara boğulmana şahit oldum. O mutsuzluğunun tek şahidiyim. O yalnızlığının, terk edilmişliğinin. Seni de aynı benim gibi bu köşede bir başına bırakıp gittiler. Onların mutluluğu için burada olmayı hiç de istemeyerek kabullenişinin farkına bile varmadılar. Durumumuz gördüğün gibi çok da farklı değil. Hatta belki de sen bu köşede benden daha çok mahkûmsun zaman denilen döngüde.”

İnsan, masanın nasıl da yanıldığını düşündü. Hayatını her an değiştirme özgürlüğü olduğunu biliyordu. Şimdiye kadar yaptıkları sadece fedakarlıktı. Bir masa nereden bilecekti “Fedakarlık” sözcüğünün anlamını? “İstesem,” dedi kendi kendine “şimdi bavulumu toplar başka bir eve taşınırım. Hem de buradan tek bir parça eşya almadan yanıma.” Yeni bir hayata başlama gücünü ellerinde tuttuğunu düşündü. Ellerine baktı uzun uzun. Çok da güçlü gözükmüyorlardı aslında.

“Yine kendini kandırıyorsun. Bedenin aynı yaşlanmış beden, düşüncelerin tecrübe denilen dönüşümün tutsağıyken bırak başka bir eve, başka bir ülkeye bile taşınsan hayatın asla istediğin gibi değişmeyecek. Bunu sen de biliyorsun. Önce karının seni en yakın arkadaşın için, sonra çocuklarının sözde kariyerleri için terk etmelerinin acısıyla yanan yüreğini yanında götürdüğün sürece her yer aslında bu köşe olacak, her an aslında o terk edildiğin an olarak kalacak. Yine köşedeki masaya oturup tüm hayatını sorgularken bulacaksın kendini. Değişen sadece başını ellerinin arasına aldığında dirseklerini dayadığın masanın ağacının geldiği orman olacak. O ormanın farklılığı kadar hayatındaki hiçbir değişim keskin ve kesin olmayacak. Yaşayabileceğin tek hayat, tek köşe var yıllar içinde kendi ellerinle oluşturduğun.

Oysa ben, senden önce babanın evinin başköşesindeydim. Muhteşem ziyafetler verilmesine, annenin övgüler almasına katkıda bulundum yıllarca. Öldüklerinde de anılmalarına yine ben yardımcı oldum evdekilerin etrafıma dizilmelerine imkan vererek. Tüm büyük toplantılar, önemli aile kararları hep benim varlığımla renklendi. Sonra senin evine geldim yeni bir boya ve cilayla. Tamamen yenilenmiştim. Çocukken üzerime kazıdığın adının baş harfini usta zımparalayarak yok etti, bana zarar veren diğer tüm izler gibi. Senin yüreğindeki yaraları zımparalayacak bir usta tanıyor musun? Tecrübe denilen o izler seninle her yere gelecekler istemesen de. O gittiğin yerleri de bir bakacaksın ki bu köşeye çevirecekler ilk fırsatta.”

İnsan, masayı boyamak için verdiği atölyeden kamyonete yüklenirken çizilmemesi için oradaydı. Usta gelmesine gerek olmadığını, hiçbir zarar gelmeyecek şekilde sarıp sarmalayacaklarını söylemişse de riske girmemişti. Masa yüklendikten sonra O da kamyonete bindi ve yeni evlerine, bilinmeyene başlamak üzere sadece ikisi yola koyuldular.

Yazan: Feyza Yılmaz
Sayı: 38

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *