Demlik

Gün

(Hayattan geriye kaç gün kalır? Gidenlerden kaç hayat?)

Nemli kirpiklerinin aralığından ışıldayan bir çift ela göz… Göz aklarının yerini almış sapsarı bir ovadan bakıyor etrafına. Bakıyor, bakıyor… Öyle bir bakış ki yüz yıl, bin yıl baksa bu tabloya asla bıkmayacakmış gibi geliyor. Yarım asır sonra, bu topraklara, bu sulara dönebilmek var ya işte bu onun için hâlâ hayalmiş gibi bir gerçek. İnanması zor.

Gün doğmadan önce oturduğu bu kayalıkların üzerinde gün veda etmek üzere artık. Hiçbir şey yemeden nasıl da durabiliyormuş insan saatlerce. Bıraksalar uyuyacak burada, burada ölecek bıraksalar… Kaç aylık, kaç günlük ömrü kaldı bilmiyor. Ama hissettiği bir şey var. Çok yakınında artık geri kalmış saatleri. Hiç gitmese, hiç bitmese… Kapatsa gözlerini, sonra açsa, sonra kapatsa. Bir daha açmamacasına…

Dalgalar birleşerek çarpıyorlar kayalıklara. Martı seslerini bastırmak ister gibi tüm çabaları. Yan yana ne kadar da güçlüler. Belli bir mesafeye kadar yükselip sonu hüsranla biten bir geri çekilme… Hiç bıkmadan, hiç vazgeçmeden, sonunu bile bile gerçekleştirdikleri bu mücadeleyi seyredip güç alıyor. Şimdi, içinde yeşeren bir tohum tanesi gibi yaşamak.

Çocuk sesleri de martıların sesleri gibi kayboluyor bir anda. Zar zor seçebildiği kaya parçalarına tutuna tutuna ilerliyor. Başında bir ağırlık ve tutulmuş her yanı. Kumsala indiğinde el yordamıyla bulduğu terliklerini giyiyor. Sırtı denize dönük. Hayır, bakmayacak. Bakmamalı. Eğer çevirirse başını gidememekten korkuyor. Başının ağırlığını kaplıyor deniz, her yanı masmavi. İçinde bir ağlama hissi. Yıllar var ki hıçkıra hıçkıra ağlayamadığını hatırlıyor. Yastığa gömdüğü haykırışlarını hatırlıyor. Hepsini kovmalı aklından. Ağlıyor. Sırtını yasladığı taşın yüzeyi acıyor etini. Aldırmıyor. Yıllardır acıyan yüreğini temizliyor şimdi gözyaşları. O yaşlar ki bütün acılarını denize döküyor adeta. Bedelini fazlasıyla ödediğini düşünerek karşılıyor akşamı.

Bir zaman sonra eski evlerin arasında karşısına çıkan bir çorbacıda buluyor kendini. Garson bile anlıyor şaşkınlığını, gülümseyerek bakıyor ona. Elleri titriyor kaşığa uzanırken. Ekmek doğrayıp kaşıkladığı mercimek çorbası nasıl da nefis. Sıcak yemek yemeyeli asırlar olmuş gibi. İçini tarifsiz bir hüzün kaplıyor, mutlulukla karışık.

Gece kendini göstermedi tam anlamıyla. Kimi kepenkler kapanırken kimileri açılıyor. Yeni açılmış bir kebapçı dükkânının camına takılıyor gözleri. Sırtına attığı eski çantası, grileşmiş gömleği, kahverengi terlikleri, uzamış saçı ve sakalıyla tam karşısındaki adama bakıyor. Ne kadar da ihtiyarlamış. Kocaman bir acımak geliyor içinden kendine.

Midyeci gence sorarak adresini öğrendiği ucuz otele doğru hızlandırıyor adımlarını. Biraz dinlense kendisini daha iyi hissedecek. Hoş, ne kadar dinlense de geçecek mi gönül yorgunluğu acaba? Bunca yılı, gençliğini geri getirecek mi? Silip atacak mı pişmanlıklarını? Kalan günlerinde sımsıkı sarılacak mı yaşamaya?

Sorular… Sorular… Yıllar var ki sayısını unuttuğu sorularını artık sormamalı kendine.  En çok da aklını yitirmekten korktuğu kapkaranlık günlerinde tutunduğu minicik bir ışıktı hayalleri. Elleriyle tutuyor, basıyor ayakları. Gözleri görüyor kalabalıkları, herkes kendi telaşında. O da karışmalı bu telaşa, daha çok yorulmalı, daha çok üzülse bile pes etmemeli. Risk almadan yaşamak olmaz. Adı gibi biliyor bunu.

Güler yüzlü görevli gösteriyor odasını. Ne kadar kalacağını tam olarak bilemediği bu yerde bir turist, yorgun bir gezgin, bir meczup gibi karşılanmak canını acıtıyor aslında. Kalbi buraya ait. Ama kimse bilmiyor. Yirmili yaşlarının başında ayrılmak zorunda kaldığı, acımasızca söküp aldıkları bu yere o kadar ait ve o kadar ait değil ki.

Tenha bir sokağa bakan minicik pencere önünde dikiliyor bir süre. Tek kişilik odasında, bir köşeye sıkıştırılmış gibi duran tek kişilik masanın yanında minicik bir sandalye… Hemen çekiyor onu camın önüne. Yoldan akıp giden hayatları izliyor. Kimi solmuş, kimi güçlü rengârenk ışıklar arasından akıp giden hayatları… Kendisinin hayatı da bu oda içinde şimdi. Bir yüreğe sıkışıp kalmış ve kafes tellerinin arasından çıkmak için çırpınan bir kuş misali.

Her dakika daha bir azalan ışıkların yerini karanlığın almasına az kala kapanan bir perde sesi. Oyunun giriş kısmı bitti. Artık aslını oynamak için toparlanma zamanı. Sıcak bir duşun ardından çeki düzen verdiği saçları ve sakalıyla puslu aynaya ilk kez bir gülümseme bırakıyor. Çantasındaki tek ve en temiz giysilerini çekip üzerine yatağına uzanıyor bir süre sonra. Hemen uyuyamasa da uzun süre oturmanın ve düşünmenin verdiği yorgunlukla uykuya teslim oluyor göz kapakları. Uyandığında yatağını topluyor. Minicik camı aralıyor kocaman elleriyle.

Bu oda kaç gün yurdu olur bilmiyor. Hiç kimseyi tanımadığı ama en iyi bildiği bu yer onun ev sahibi artık.

“Merhaba kalan hayatımın ilk ve en güzel günü…”

Yazan: Canan Tümen
Sayı: 38

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *