35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nı bu yıl 9 gün içerisinde 650 bin kişi ziyaret etti. ‘Felsefe ve İnsan’ temasıyla Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde 12 Kasım’da açılan fuar kitapseverlerin! yoğun ilgisi ile sona erdi. Peki bu 650 bin ziyaretçi için (bakın okur demiyorum) fuarın ifade ettiği anlam nedir? Zincir kitapçıların giderek arttığı, internet üzerinden alışverişin revaçta olduğu dönemde fuar ziyaretçisinin günden güne artma sebebi nedir? İşte bu soruların yanıtını merak etmemle başladı bu yazıyı kaleme almam, aradığım cevapları bulmak için her şeyi –kalabalık, trafik, keşmekeş- göze alarak iki günümü fuar alanında geçirdim. 35 yıldır gerçekleştirilen fuara katılanların bir kısmı bunu artık alışkanlık haline getirmiş olanlar; adeta orada olmayı kendisine zorunluluk olarak bellemişler. Kimileri de bu fuarı ailesi ya da arkadaşlarıyla yapılacak bir hafta sonu etkinliği olarak görüyor. Özellikle İstanbul’un o bölgesinde oturanlar için günü AVM’de geçirmekten çok daha iyi bir fırsat olduğu muhakkak… Yalnız şayet şehrin Anadolu yakasında oturuyorsanız işiniz gerçekten zor, hatta bu etkinlik bir işkenceye dahi bürünebiliyor. Bir de toplu taşımayı tercih ettiyseniz… Bunların yanı sıra bir de ne bulduysam imzalatayımcılar var. Kimileri için fuarın en güzel yanı -uzun kuyrukları göze alırsanız- imza günleriyken, gelmeden evvel imzalatacakları herhangi bir yazar olmadığı halde o an tesadüfen gördüğü yazarın kitabını imzalatanlar da azımsanamayacak bir miktarda. Bütün bunlardan yola çıkarak biraz da ne okuduğumuzun üstünde durmak gerek sanırım. Henüz fuarda satılan kitaplar arasında en çok hangi türün gözde olduğuna dair bir araştırmaya rast gelmedim. Böyle bir araştırmaya da gerek olmadığını, kitapçıların çok satanlar kısmına bakarak anladım. Son yıllarda bilhassa internetin etkisiyle kitap paylaşımları arttı. Bugün Türkiye’de okur olmanın en temel göstergesi kitap-kahveli fotoğraflar paylaşmaktan geçiyor.
561 milyon kitap basımının yapıldığı 2014 yılında Türkiye’de kişi başına 7.3 kitap düşerken geçen yıl (2015) 620 milyon 751 bin kitap basılarak kişi başına düşen kitap sayısı 8’e çıktı. Lakin bu sayı bizi yanıltmasın; basılan kitapların türlerine baktığımızda %71’lik kısmın eğitim kitapları, yani ders kitapları olduğunu görüyoruz. Dünyada en iyi 500 üniversite sıralamalarında ilk basamaklarda olan ülkelerde en büyük paya sahip akademik yayınlar bizde sadece %1 oranında kalmaktadır. Bunların büyük kısmının da intihallerle dolu olduğu malumun ilanı. Geçtiğimiz haftalarda açıklanan PISA 2015 sonuç raporunda Türkiye’nin 2012 ile kıyaslandığında tam 47 puanlık düşüşle 428 puana gerilediği görülmektedir. Bu puanla 70 ülke arasında 49. sırada yer alabilmiştir. Yapılan bir çalışmada Türkiye’de ihtiyaç malzemeleri sıralamasında kitaplar 235. sırada yer almaktadır. Birisine hediye alacağımız anda kitap aklımıza dahi gelmemekte… Kitap sanayiinin şaşırtıcı hızla büyüyüp zenginleştiğini yıl içinde basılan kitaplardan, gerek basılı gerekse de internet üzerinden yayın yapan dergilerden anlamak mümkün. Bugün neşriyat dünyasında okurdan çok yazar var dersek mübalağa etmiş olmayız. Düşünebiliyor musunuz 724 sayfa Tutunamayanlar romanını sosyal medyada dönen birkaç cümleden ibaret zanneden sözde okur kitlesi var. Sabahattin Ali’nin ne yazık ki değeri son yıllarda anlaşılan Kürk Mantolu Madonna’daki Madonna’yı popstar Madonna zannedenlerin olması sizi de üzmüyor mu? Örnekleri çoğaltmak mümkün. Hayattayken hiçbir kitabının ikinci baskısını dahi görmeyen Oğuz Atay’ın eserleri bugün sayısız baskı yapıyor. Arka Kapak dergisindeki yazısında Emrah Ateş, Oğuz Atay sevdalısı olmanın şunları uygulamaktan geçtiğini söylüyor oldukça haklı olarak:
- Leyla ile Mecnun’un Oğuz Ataylı bölümlerini izle,
- Poyraz Karayel’in Oğuz Ataylı bölümlerini izle,
- İnternete ‘Oğuz Atay Tutunamayanlar özet’ yaz, konuyu öğren (çoğu bunu bile yapmıyor)
- Tutunamayanlar etiketindeki paylaşımlardan iki üç tane aşır (büyük ihtimalle o sözler Oğuz Atay’ın bile değil)
- Herkese Albayım de, Olric de, çok yalnızım de, ağla sızla prim yap
- Kahveli mahveli bir Tutunamayanlar kitabını internette paylaş ‘Çok susadım Albayım’ falan yaz.
“Kitapları seviniz! Sarhoşun içkiden nefret ettiği gibi ondan kurtulmaya çalışmayın. Ben Aristo’yu, Ciceron’u, Eflatun’u ve Lucrece’i okurum. Onların hepsini ayrı ayrı yaşarım; hiçbiri bana hükmedemez. Beni ne çileden çıkarır, ne sarhoş eder, ne de hiddetime sebep olurlar. Bir şarap Degustateur’ü gibi hepsinin lezzetine bakarım; bana her biri ayrı bir zevk verir; ayrı bir dünyanın kapısını açarlar. Neşesiz hiçbir şey yapmam. Eğer bir kitap beni kızdırırsa, elime başkasını alırım. Eskiler dururken yenilere tenezzül etmem, fakat eskilerden bıkıp yenileri de tercih ettiğim olur. Onlar bana Bazilik sütunları gibi yekpare ve bütün sistemleri anlattıkları zaman kendilerinden kaçarım;”
diyor Türk-İslam düşünce tarihindeki çalışmalarıyla bilinen Hilmi Ziya Ülken.