Sıradan insanların güzelliklerini, onları insan yapan ince detaylarlarda arayıp her birini birer kahraman haline dönüştürmesiyle ünlü bir yönetmen Nuri Bilge Ceylan. Böylesi bir yönetmenin, Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Melisa Sözen, Nejat İşler, Tamer Levent, Serhat Kılıç, Nadir Sarıbacak, Ayberk Pekcan gibi rüştünü ispatlamış sanatçılarla bir araya geldiğinde neler yapabileceğini, nasıl bir film ortaya çıkarabileceğini göreceksiniz Kış Uykusu‘nda.
Haluk Bilginer’i Emekli Tiyatro Oyuncusu Aydın, Demet Akbağ’ı Ablası Necla, Melisa Sözen’i Eşi Nihal, Ayberk Pekcan’ı Kahya, Serhat Kılıç’ı İmam Hamdi, Nejat İşler’i İmam’ın Ağabeyi İsmail, Tamer Levent’i Süavi, Nadir Sarıbacak’ı Öğretmen Levent, Mehmet Ali Nuroğlu’nu Timur ve küçük oyuncu Emirhan Doruktutan’ı İlyas karakterlerini canlandırırken izlediğimiz bu filmde, babadan kalma küçük bir otelde ablası ve karısı ile varsıl bir hayat sürerken yerel bir gazetede köşe yazarlığı yaparak ruhen hayata tutunmaya çalışan emekli bir tiyatro oyuncusunun dar çevresiyle olan ilişkileri konu ediliyor. Film, gerek baş karakter Aydın gerekse Eşi Nihal için zaman içerisinde bir varlığını ve önemini ispat mücadelesine dönüşüyor. Bu mücadeleye zaman zaman müşkülpesent abla Necla da dahil oluyor. Diğer taraftan, İmam Hamdi ve onun eline bakan diğer aile fertlerinin maddi güçlükler içerisinde fiziken hayata tutunma mücadelesini izleme fırsatı buluyoruz.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Türk Tiyatrosu’nun çok beğendiğim iki sanatçısı, Haluk Bilginer ve Demet Akbağ ile son yılların başarılı yönetmeni Nuri Bilge Ceylan‘ın rejisini izlemeye gitmişken, İmam Hamdi rolünü üstlenen Serhat Kılıç‘a hayran kaldığım bir film oldu bu… Bir rol bu kadar mı güzel, ince detaylarında dahi bu kadar mı kusursuz, seyircisini kendisine hayran bırakacak derecede başarıyla canlandırılır. Kabul etmek gerek! Nuri Bilge Ceylan ve Senaryo, onun oyunculuğunu ortaya koyabilmesi için her türlü fırsatı yaratmış ama o da bu fırsatları değerlendirmiş ve oynamış be kardeşim! hatta, oynamamış, köyün imamı olmuş da çıkıvermiş karşımıza…
3 Saat 16 Dakika süren ve büyük bölümü uzun diyaloglarla geçen Kış Uykusu için 67. Cannes Film Festivali jüri başkanı ve aynı zamanda bu festivalden Altın Palmiye Ödülü çıkaran tek kadın film yönetmeni olan Yeni Zellandalı Jane Campion kadar iddialı sözler sarf edilerek; “Bu film her yönüyle bir başyapıt” denilebilir mi bilemiyorum fakat özellikle küçük insani ayrıntıların vurgulanmasından zevk alan seyirciler için seyredilmeye değer ve zevk veren bir sanat filmi olduğu çok açık. Filmin dikkat çekici yönlerinden biri de; aynı toplumun fertleri ve aynı ülkede yaşayan kişiler olmalarına karşın, aydınlarla kırsal kesim insanları arasındaki belirgin kopukluğun vurgulanıyor olması. İyi niyetli ve emekli bir tiyatro oyuncusu olan Aydın’ın, babadan kalma evlerinde ve topraklarında yaşam mücadelesi veren fakir fakat onurlu insanların, dertlerinden, sıkıntılarından ve dünya görüşlerinden bihaber olması. Bu bağlamda, Aydın isminin seçiminin de bir tesadüf olmadığı anlaşılıyor. İmam Hamdi’nin, kendini ve maddi zorluklar içerisindeki durumunu ifade edebilmek için çırpınışlarına karşılık Aydın’ın ona kayıtsız kalması, hatta kirli ve nahoş kokulu bir insan olmasından dem vurması bu vurguyu daha bir gözle görünür hale getiriyor. Aslına bakılırsa eşi Nihal ve arkadaşı Süavi için de durum pek farklı değil.
Kapadokya, tüm dünyanın hayran olduğu bir yurt köşesi kuşkusuz, ancak kar altındaki görüntülerini eminim çoğumuz görmemişizdir. Bu film sayesinde onu da görmüş olduk. Mekanlar, mekan düzenlemeleri, ışık ayarları, çekim açıları… Filmin teknik anlamdaki yapılandırmasında göze batan, olmasaydı iyi olurdu denilebilecek hiçbir enstantane bulamadım doğrusu.
Yılkı atının yeniden evcilleştirilmesi sahnesine gelince…
Hayvan hakları savunucularını ve bu maksatla kurulmuş olan dernekleri ayağa kaldırmış, bununla da yetinilmeyip filmin yapımcısı mahkemeye verilmiş de olsa, “yapılan, günlük yaşamda hep var olan bu görüntülerin seyirciye gerçekçi bir biçimde aktarımından ibaretti” diye düşünmekteyim. Diğer bir deyişle, malumun ilamı idi. Kaldı ki filmde, bu görüntülere yönelik bir övgü ya da yergiye yer verilmemesi de gerçek maksadı yeterince açıklar nitelikteydi. Sahnenin çekim kalitesine gelince; tek kelime ile muhteşemdi. Özellikle atın çaydan çıkıp diz çöküşü ve nefes nefese haliyle soluk alıp-verişinin detaylandırıldığı sahneler kesinlikle izlenmeye değerdi.
Keyif veren sahnelerden biri de hiç kuşku yok ki filmin sonlarına doğru Aydın, Süavi ve Öğretmen arasında geçen içkili gece sohbetiydi. Bu sahnede, Öğretmen ve Süavi karakterlerini canlandıran Nadir Sarıbacak ve Tamer Levent’in oyunculuk başarılarına özellikle dikkatinizi çekmek istedim zira günlük yaşamda, çevremizde rahatlıkla karşılaşabileceğimiz kimi insanların bir film sahnesinde karşımıza çıkıp da o doğal halleriyle aslında ne denli önemli kahramanlar haline geldiğini görebilmemiz açısından çok etkileyiciydi.
Filmin süresi, sıradan insanların kişilik tahlillerine ağırlık veren ve dolayısı ile karşılıklı diyaloglar halinde geçen filmler için oldukça uzun ve özellikle aksiyon beklentisi olan insanlar için sıkıcı gelebilecek düzeyde… Ancak detaylara inildiğinde, yönetmen tarafından verilmek istenilenlerin, yani kahramanların ruh hallerinin, isteklerinin, arzularının, hasletlerinin gerçekçi bir biçimde ve hakkıyla seyirciye yansıtılabilmesi için de başka bir yol yok malesef. Bu bağlamda Kış Uykusu, tıpkı Ahmet Hakan için olduğu gibi kimilerine sıkıcı, hatta kimilerine çok sıkıcı gelebilir lakin bu durumu onun, insani değerlerin sıradan insanlar üzerinde başarıyla işlendiği, sanatsal değeri yüksek bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Cannes Film Festivali’nden Yılmaz Güney‘in “Yol” filminin ardından ikinci kez Türk Sineması’na Altın Palmiye ödülünü kazandırmış olması da şüphesiz bu görüşü destekler mahiyette.
Tamer Levent gibi özel, değişik ve en önemlisi yılların deneyimini taşıyan bir sanatçının isminin, toplum içinde bir mekânın dışında idrarını yapıp orada burada küfür edip Bukowskilik taslayan Nejat İşler’den sonra yazılması ne üzücü.