Absürd tiyatronun gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olan ve henüz iki haftalıkken ABD’de bir çok vodvil tiyatrosunun sahibi konumundaki Albee Ailesi tarafından evlat edinilen Edward Albee, çok ses getiren ‘Bir Amerikan Rüyası’ adlı ilk eserinden sonra dünya tiyatro klasikleri arasına giren ve orijinal adı “Who’s Afraid of Virginia Woolf” olan bu eserini 1962 yılında kaleme almış.
Sahnelendiği hemen her ülkede, karakterleri canlandıran tiyatro oyuncularına sayısız ödüller kazandırmakla ünlü bir eser. Üstelik, yalnız tiyatroda da değil. 1966 yılında siyah-beyaz film olarak Mike Nichols tarafından sinemaya yapılan uyarlaması ile Elizabeth Taylor’ın ‘En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı almasını sağlarken, Oscar Ödülleri tarihinde ilk kez, bu eser tüm dallarda Oscar’a aday gösterilmiş ve 5’i Oscar olmak üzere toplam 13 ödül kazandırmayı başarmış.
Film, bu büyük başarısına rağmen “Amerikan Toplumu’nun ahlaki değerlerine ve aile kurumuna saldırdığı” gerekçesi ile bazı eyaletlerde çocuk ve genç izleyicilere yasaklanır ve bazı bölümleri sansürlenirken, diğer eyaletlerdeki afişlerinde “yalnızca yetişkin seyirciler için uygundur” ibaresi koyma zorunluluğu getirilmiş.
Orijinali, 1’er saatlik 3 perdeden oluşan ve dünya prömiyeri Broadway’de yapılan bu eserde, orta yaşlı bir çiftin (Martha ve George) birbirlerine aşık olmakla birlikte, kurdukları aile kurumundan beklentilerine yanıt alamamış olmalarının ilişkilerini sürüklediği yozlaşma, trajik, daha doğrusu trajikomik bir biçimde sergileniyor. Davranışlar ve söylemler örgüsü, kadın tarafından evlerine davet edilen genç çiftin (Honey ve Nick) katılımları ile samimi ve gerçekçi bir biçimde kurulup geliştiriliyor.
Bir oyuncunun tiyatral becerisini kanıtlayabilmesi açısından tam anlamıyla biçilmiş bir kaftan. Zor demek tam olarak tariflemiyor bence, oynanması, özellikle Martha karakteri için çok zor bir eser. Öyle ki, içkinin su gibi aktığı ve tek gecede geçen oyunda; azarlama, aşağılama, aşk, ihtiras, kıskançlık, öfke, kaba kuvvet, bağrış-çığrış, erotizm, azgınlık, vicdan, vicdansızlık, kahkaha ve gözyaşı, kısacası ne ararsanız var.
Bu eser, ülkemizde 3. kez sergileniyor. Broadway’de sahnelendiği 1962 yılından yalnızca 1 yıl sonra Kent Oyuncuları tarafından sahnelenmiş. Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter, Martha ve George rollerinde imiş. Doğrusu izlemeyi çok isterdim ama henüz 1 yaşındaydım.
Buna mukabil, ikinci kez sahnelendiği Ankara Devlet Tiyatrosu’nda 1987 yılında seyirci koltuklarında ben de vardım. Bu defa Martha rolünde Ayten Gökçer, George rolünde ise Çetin Tekindor vardı.
3. Kez geçtiğimiz yıl sonunda Oyun Atölyesi tarafından sahnelenmeye başlandı. Ancak bu kez 180 dakikalık oyun süresi 135 dakikaya indirilerek. Ben, Martha rolünde Zerrin Tekindor’u, George rolünde ise Tardu Flordun’u geçtiğimiz günlerde, oyunun Ankara turnesinde izleme şansı buldum. Doğrusu, Ayten Gökçer ve Zerrin Tekindor arasında bir kıyaslamaya gidecek değilim, zira her ikisi de sahnede mükemmele yakın bir performans sergilediler, ancak Çetin Tekindor-Tardu Flordun kıyasında tercihimi Tardu Flordun yönünde kullanırım, zira Çetin Tekindor’un o ‘ağır abi’ havası o dönemde de vardı ve Ayten Gökçer, sahnenin her yerinde oluşu ve baskın tavırlarıyla oyunun hakimiyetini elinde tuttuğunu açık bir biçimde gösteriyordu. Oysa Tardu Flordun, senaryonun da açıktan açığa desteklediği Zerrin Tekindor’un sahneyi sahiplenmesine, hareketliliği ve güçlü çıkışları ile imkan tanımadığı gibi özellikle 3. perdede hakimiyetini ilan ettiği sahneler de oldu.
Önceki oyunda Honey rolünü kimin oynadığını hatırlamıyorum fakat bu oyunda aynı rolü alan Nilperi Şahinkaya’yı da yürekten tebrik ederim. Sırıtmayan çocukça çıkışları ve seyirciye başarıyla yansıttığı samimiyeti ile gerçekten göz doldurdu. Nick rolündeki Şükrü Özyıldız ise, belki de tiyatroculuktaki tecrübesizliğinden olsa gerek vasatı pek geçemedi. Repliğin diğer oyunculara geçtiği birkaç sahnede ne yapacağını bilemez halleri dikkat çekti. Bu durumunda koreograf Yasemin Erken’in bir dahli olduğunu da düşünmüyorum doğrusu, zira oyundaki sahne kullanımları ve seyircinin sıkılmasına imkan vermeyen hareketlilik açıkça gözler önündeydi.
Bu denli güzel ve doyurucu bir yorumda “ah! keşke olmasaydı” dediğim tek şey, George’un eline, kitap yerine bir ‘pad’ tutuşturulmuş olmasıydı. Aynı durumu, Çarlık Rusyası döneminde geçen Anton Çehov’un “Vişne Bahçesi” oyununda da yaşadım. Orada da genç bir delikalının elinde walkman ve kulaklarında walkman kulaklığı vardı. Nedense, sanatseverler tarafından çok tepki gördüğü, yazara saygısızlık addedildiği bilindiği halde böylesi tuhaflıklar yapıyorlar. Bundan amaçları, eseri bu güne uyarlama ise bıraksınlar! bunu seyirci hayal gücüyle gerçekleştirsin.
Annesi ve babası tiyatrocu olan Hira Tekindor’un bildiğim kadarıyla ilk reji denemesi bu ve kabul etmek gerekir ki oldukça zor ve başarılı bir giriş olmuş. Babası Çetin Tekindor’un senaryosunu yazdığı 5 dakikalık “Örümcek” adlı kısa film ile Uluslararası Şili Kısa Film Festivali’nde ‘En İyi Film Ödülü’ ne layık görüldüğünü de yeni öğrendim. Hira, The Universty of Kent’ in ‘Film Studies’ bölümünden mezun olmuş, 25 yaşında, gelecek vaad eden bir genç ve anlaşılıyor ki daha büyük başarılara imza atacak.
Dekorda; Ali Can Köroğlu, Kostümde; Gamze Saraçoğlu, Müziklerde; O.Enes Kuzu, Koreografide; Yasemin Erken ve Işıkta; Hakan Özipek sahne gerisinde alkışı hak eden diğer sanatçılar.
‘En İyi Kadın Oyuncu’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dallarında Afife Jale ödülünü, bence yerden-göğe kadar hakkıyla kazanmış Oyun Atölyesi ekibinin, “Kim Korkar Hain Kurttan” senaryosuna sadık kalınmış yorumunu izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.