Evrenin temelindeki döngüsel sorun, varlık ile yokluk arasında oluşan gerilimin ta kendisidir. İlk bakışta olumsuz gibi görünen bu durum, aslında “hayat” adını verdiğimiz olaylar bütününü kapsamaktadır. Kısadan örnekler vermek gerekirse; havadaki elektriksel yükün topraktakinden fazla olmasıyla oluşan yıldırım, iki ayrı bölgede mevcut sıcaklık farkının çok fazla olması sonucu oluşan fırtına, herhangi bir koruyucu ile kaplanmamış demirin oksitlenmesi, dondurma gibi soğuk şeylerin sıcaktan erimesi vs…
Burada verilen örnekler, fiziksel olarak “az” ile “çok”un bir araya gelme çabası ve birbirlerini yok ederek bir “denge” konumuna ulaşma gayretleridir. Yani; kısaca, “Hayat, farklılıkların (gerilimlerin) giderilmesi için gerçekleşen olaylar bütünüdür.” diyebiliriz. Peki, fiziksel aktivitelerden yola çıkarak verdiğimiz örneklerimizi insanların soyut kavramları üzerinde de kullanabilir miyiz?
Soyut kavramlar için örnek verirken, öncelikle soyut kavramların kanıtlanamayacağı hususunda hem fikir olduğumuzu bildireyim, sonra da buradaki “az” ve “çok” kavramlarının, bu soyut kavramlara olan inanç derecesi olduğunu hatırlatalım. Örneğin, hayvana şiddet ile karşılaşan iki kişi düşünelim; birisi hayvanların bilinçli varlıklar olduğuna inanıyor ve diğeri de hayvanları otonom canlı formları olarak görüyor; bu şiddet meselesini öğrenen iki kişiden hangisi daha çok gerilime maruz kalacaktır?
Fazla inanalım ve fazla gerilelim. Pek tabii “stres” adı verilen savunma mekanizmamız fazlaca çalıştığında size çeşit çeşit hastalıklar getirecektir. Yani, ülkenizin siyaseti hakkında savunduğunuz görüşe hakaret eden birilerini gördüğünüzde ve eğer gerçekten bu görüşlere sonuna kadar inanıyorsanız televizyonunuz size ani bir hediye sunabilir. Haydi, televizyon başındaki bu gereğinden fazla inançlı ve siyasi görüşüne hakaret eden kişiyi gören 80’liğin öyküsüne bakalım;
“Televizyondaki iki adam da birbirlerine hakaret etmeye başlamıştı. 80 yaşındaki amcamız da öfkeden kudurmuş, koltuğundan kalkmış, televizyona tekme atmak üzere yolcuğuna çıkmış, tam da o esnada sol yanı sızlamış, yüzüne bir endişe düşmüş, sonra da kendi yere düşmüş, hık ve mık, adam ölmüş, televizyondakiler tartışmaya devam etmiş ve falanmış ve filanmış, bizden önce de böyleymiş, bizden sonra da böyle olurmuş, gerilmeyen adam doğru karar veremezmiş, en azından bir tarafta olmak lazımmış…”
Verilen son örnekteki 80’lik amcayı kalp krizinden öldüren şeye de gerilim denir, iki zıt görüşlü mühendisin fikir ayrılığı sonucu açığa çıkan hırslarına da gerilim denir. Bu gerilim, bazen adam öldürür ve bazen de yepyeni bakış açıları doğurur; telefonu icat ettirir, tarım tekniklerini baştan sona yeniler, açları doyurur, enerji kaynakları bulur, bazen medeniyeti tetikler ve bazen de ona çelme takar. Tüm bunlar sizin neye ne kadar inandığınıza bakar.
İnanç ne kadar fazlaysa gerilimin şiddeti de o kadar kuvvetlidir. Bu cümleyi söyedikten sonra, inançlı bir kişinin şiddetli bir şekilde değişime gitme isteğinin kaçınılmaz olacağını söylemekten çekinmeyeceğiz. İnançlarımızı ne kadar kusursuzlaştırmak istersek isteyelim, içimizden bir ses bize “Artık yeter!” diyecek çünkü gerilimin şiddeti dayanılmaz hâle gelecek. Bunu da şu örneklerle anlatabileceğiz; ergenlik dönemindeyken savaşın ortasında kalmış bir genç, tanıdıklarının kurşuna dizildiğini gördükçe ya da duydukça, bunca kötülüğü kaldıramayacak, zihni kendisini kapatacak ve kahkahalarla gülmeye başlayacak (Bu kahkahaların benzerini, ertesi gün evlenilecek kişiyi bir başkasıyla yakalayan gelin/damat adayında da görebilirsiniz.) ve biz bu aşırı gerilim karşısında meydana gelen zihin kaybına “vecd” ya da benzeri bir isim vereceğiz.
Son örnek dramatik oldu, değil mi? Şimdi de ailesinin, kendisinden çok sevdiği çocuklarının, aç kaldığını gören bir baba modeli düşünelim. İşleri bir türlü tutmuyor. Bazen eve ekmek bile girmiyor. Ailesinin maddi anlamda “az” hâlde bulunması, “çok” hayali ile inanılmaz bir gerilim getiriyor. Baba kişisi daha iyisini yapmak için kendini hırpalayıp dururken bir noktadan sonra inancı sarsılıyor ve BUM! En ufak, belki de normalde kulak asmayacağı, tek bir cümle ile “cinnet” geçiriyor. Sinema sektörü böylesi olayları pek seviyor, adamın teki “Yeter!” diyip kesici ya da delici bir araçla, hayret ki ne hayret, yıllarını harcadığı ve ideal bir hayat sunmaya çalıştığı ailesine karşı gözü dönmüş şekilde saldırıya geçiyor.
Uç örnekler veren insanların sorunu da bu; gerilimi göstereyim derken gerilimin şiddetini arttırabiliyorlar. Zaten konuşmakla, yazmakla ya da çizmekle kendilerindeki bir bilgiyi açığa çıkardığı anda gerilimin şiddeti değişiyor. Aktarım, iletişim… Bunlar bizi hem “az” hem de “çok” kılan şeyler oluyor. Eğer benim görüşlerim sizinkilere yakınsa ya da aynıysa “Vay be, bu da bizden.” yorumlarını alıyorum ki bu da bizi aramızda hissedilir bir gerilimden maruz bırakıyor. Aksine, sizin inancınıza ters şeyler dile getiriyorsam “Hadi be oradan!” nidaları yükselebiliyor. Bunun gerçekleşmesi için inanç olmak zorunda ama konuya değil, bana. Eğer karşımdaki kişinin bana inancı yoksa zaten sessiz kalır, zaten aynı görüşte değiliz, herhangi bir değerim yoktur ve çeker, gider…
Aslında paragrafın sonuna doğru, “Gerilelim, aktaralım!” cümlesini daha iyi duyar olduk çünkü silik karakter dediğimiz kişilerin sığındığı vazgeçilmez kapıların anahtarıdır bu cümle. Eğer bir toplumun içinde yaşıyorsanız ve kimse sizi umursamıyorsa iki farklı yöntemle kendinizi kabullendirmeye çalışırsınız;
- Ortamı gerecek, gerilimi arttıracak, hâl ve tavırlarda bulunmak.
- Birinci maddenin tam tersi. Ortamdaki gergin insanların gerilim şiddetini azaltmak…
Şimdi de ikinci paragrafımızda verdiğimiz o cümleyi tekrar ediyoruz: “Hayat, farklılıkların (gerilimlerin) giderilmesi için gerçekleşen olaylar bütünüdür.” İnsanlar bir arada yaşamak için gerilimin şiddetini bir arttırır, bir azaltırlar. Bu birliktelik ve gerilim değişimleri aklımızın alamayacağı farklı formlardadır ki bugünün şartlarına ulaşmışızdır. “Hayatımda bir heyecan arıyorum.” diyen ya da depresyon ilaçlarına avuç açan herkesin derdi, aslında gerilimin şiddetini hissedememeleridir.
Konudan konuya atlarmış gibi görünsek de, bu dolambaçlı anlatımdan sonra, artık istediğimizi tam ifade edebilir olduğumuza inanıyoruz. İyi-kötü kavramlarına bel bağlayıp hayatı yaşanabilir kılmamıza ihtiyacımız var. Tartışmaya ihtiyacımız var. Birilerinin kalpleri kırılacak diye kendi kabuğuna çekilip kendiyle savaşmamalı insan. Gerilmeliyiz, aktarmalıyız. Bunları yaparken, gerilimin şiddetini ayarlayabilme becerisine de sahipsek hayatı kontrol etmiş olmuyor muyuz?
Şimdi gidip en yakınınızdaki kişiye sağlam bir tokat atsanız da beni yalancı çıkaramazsınız fakat yapacağınız bu eylemin kontrollü bir hayattan uzak olduğunu düşündüğümü de bildirmeliyim.