Anneannem küçük bir çocukken “annem derdime yanak olmadı” dedi. Oysa; kadın, kadının aynasıydı. Daha o zaman aynası kırılmış, annesi toprak olmuştu. Sonra bacaklarından avuç avuç et kopmuş, kan sızmıştı söğüt ağaçlarından.
“Meşhur bir hikâye var, biz çocukken çeşme başına kovalarıyla biriken kadınlar anlatırlardı. Ayı ile Fatma’nın hikayesi, duyup duyabileceğiniz en yaralı aşktır.” derdi anneannem. Oysa en yaralı hikâye anneanneminkiymiş, cep hırsızlığına çıkarken çalmıştık onun hikayesini. O bilmezdi ama biz yaralarına dolan suyun sırrını çoktan öğrenmiştik. Sonra hiçbir şey olmamış gibi etleri sökülen o değilmiş gibi başlardı efsanelerin bardağından bal yudumlamaya. Öyle güzel dağılırdı ki sesi kulaklarımızda… Sonra başımız etleri kopmuş bacaklarına düşerdi. Biz uyurken bacaklarındaki kuyularına saklardı kabusları, bölünmezdi ansızın rüyalarımız. Anneannemin kuyuları, hep sızlardı. Kimse bırakmamış kapansın yaraları; birileri tuz ekmiş, gözyaşı biçmiş anneannem, birileri merhem sürmüş, irin süzmüş anneannem, mezar gibi açılan kuyular vardı anneannemin bacaklarında… Sinekler konmuş, çiçekler solmuş yaralarında. Hep şalvar altında sızlayan yaralarında. Bilseydim koyar mıydım terlemiş uykularımı üstüne, tuzu olur muydum etinin?
Anneannem sustu mu başlardı ormanın derinliklerinde unutulmuş, çürümüş eti sızlamaya. Anneannem çok mu istemişti Fatma olmayı, ayının tabak kaşık çalmasını, “çocuk susmuyor gel” demesini? Yoksa çok mu yalnızdı? Onun ceplerinden her şey çıkardı, tüm dünya mutlu olurdu da bir o süzerdi yaşlarını sonbahar yağmuru gibi, bir türlü kabuk tutmayan yaralarına. İşte öyle cepleri vardı anneannemin; her şey çıkardı içinden ama yaralarına derman çıkmazdı. Sonra o konuşmaya başlardı yeniden, sanki anlardı ne soracağımızı. Çocuk aklımızı efsanelerle çelerdi, biz de unuturduk yaraların hikayesini sormayı. Anneannemin cebinden çıkanlarla saatlerce dolanırdık geçmişin çatlamış sözcüklerinde.
“Ziyaretler baş kaldırmış, zemherinin ortası, benim bacaklarım daha kanlı pembe, iyileşmemiş tam. Soba başında parmaklarımız yana yana patates soyuyoruz. Mum ışığı üstümüze düştü mü duvarlarda bir kalabalık başlıyor uğuldamaya. Birden bir ışık patladı, mavi desen değil, yeşil desen o da değil. Herkes cama koştu, ben bacaklarımı eğe büke kapıya. Bir ışık daha patladı. Bir şey düştü ayaklarımın ucuna. Bir cep. Üstünde kırmızı çiçek işlemeleri var. Aldım yerden koydum şalvarımın içine. Döndüm odaya, herkes camlarda. Ermişler birbirine selam duruyor, dedi babam. Benim de payıma bir cep düşmüştü demek. Söylemedim kimseye. İçi bomboş bir cep. Herkes uyuyunca çıktım kapının önüne hemen çıkardım cebi. Bir ses duydum, garipten bir ses. Öyle yakından falan da gelmiyordu. Ta en derinlerinden kainatın, toprağı suyu yara yara, içimi titrete titrete duydum gelen sesi. Bana ne diyordu biliyor musunuz?
‘Al bakalım, yaralı kekliğim, bu senin hediyen’
‘Sen de kimsin?’ dedim ben korkudan kurumuş dudaklarımı yalayarak. Gözlerim na böyle açılmıştı. Bana ne dedi biliyor musunuz?
‘Efsaneler diyarından ses olmaya geldim.’
Sonra kesildi ses. O gün bu gündür hiç yanımdan ayırmadım cebi. Nereye taksam orada durdu. İçine ne atsam aynısından bir tane daha verdi. Ben ağlarken o diyar diyar topladı, sesleri bana getirdi. Al dedi, ağlama, sana uzakları yakın ettim.”
Sonra sustu anneannem. Fatma gibi çok sevilmemişti, bacaklarının çukurları da hiç kapanmamıştı ama o yaşamaktan payını almıştı. Bir cep düşmüştü gökten, anneannemin cebi. İçinde ne ararsan bulurdun, bir diş sarımsak, yarısı saklanmış cam şeker, kuruşluklar, kırmızı ipin ucunda bir mühür, sapı bezle sarılmış bir çakı, yıldızlar, kainatın derininden gelen sesler, bitmeyen hikâyeler, efsaneler. O anneannemin cebiydi.
Çocukluk aklı işte bir gün anneannem uyurken aşırılık yaptık. Gidip cebinden anneannemin bacaklarındaki çukurları çaldık. Dam başının altında saklanıp salya sümük ağlayarak dinledik. Anneannemin bacaklarındaki çukurlar, bir ayı pençesinde mi açılmıştı? Anneannem günlerce baygın mı yatmıştı ormanda? İşte böyle öğrenmiştik her şeyi. Anneannemin çocuk ellerine kan dolmuştu. Gerisin geri bıraktık yerine cebi, merakımız yerini yürek ağrısına bırakmıştı. O günden sonra bir daha sormadık kimsesizliğini kanatan sorular ve her gece anneannemin çukurlarına girip uyuduk.