İnsanlık, her zaman birbirinin eksikliğinden doğan kavramlar arasında sıkışmış ve varlığını anlamlandırmak için ilk önce yokluğu algılama çabası içerisine girmiştir. Zıt kavramların oluşturduğu bu kargaşada bazılarımız varoluşu, onu en iyi şekilde yaşayarak anlamlandıracağını; bazılarımız ise varoluşu, onu reddederek anlamlandıracağını savunmuştur. Oysa bütün bunların dışında bir grup vardır ki varoluşu hisleriyle keşfe çıkmıştır.
Varlığı anlamak için öne sürdüğümüz yokluğu anlama çabası, çoğu zaman başarısızlığa uğrar. Bunun nedeni insanın var edici bir varlık olmasından kaynaklıdır. Yokluğu, hiçliği algılamaya çalıştığımızda zihnimizde onu resmetmeye başlayarak ilk yanlışımızı yaparız. Önce uçsuz bucaksız, tüm varlıklardan arındırılmış bir ortamı, boşluğu tasvir ederiz. Daha sonra ise ışığın eksikliğinden doğan karanlığı bu boşluğa serpiştiririz. Fakat bir ayrıntıyı görmezden geliriz: Oluşturduğumuz resimdeki yokluk yerine koyduklarımız, aslında var olan kavramların zıtlığından doğan bir başka kavramlardır. Bir kavramın eksikliğinden doğan şey yokluk değil, var olan başka bir kavramdır. Yokluk, iki kavramdan birinin eksikliğinden doğmayacak kadar spesifik olmalıdır. İnsanoğlu yokluğu algılayamaz. Bu yüzden onu var eder. Bizim bilincinde olabileceğimiz tek unsur, “yokluğun varlığı”ndan öte bir şey değildir. Ve bütün bu argümanlar, yokluğu gitgide bir paradigmaya dönüştürür.
Yokluğu algılayamayacağımızı anladığımızda varoluşa dikkat kesiliriz. İlk olarak varlığımızın bilincinde olmak, kendimizi aynadaki bir yansımadan daha fazlası olarak algılamamızı sağlar. Dolayısıyla varlığımıza dönmek, Dünya’yı birçok yansımayla doluşmuş bir gezegen olmaktan çıkarır ve milyonlarca zihin galaksisi ile baş başa kalmamıza neden olur. Her gün karşılaştığımız insanların aslında kendimiz olduğunu fark ederiz; çünkü her varoluş bizden bir parça taşır. Bu farkındalık bizi büyük bir düzen ile kargaşaya sürükler. Zihin galaksilerinde parçalanan düşünce meteorlarının zihnimize düşen parçaları büyük yankılar uyandırırken, bu parçaların zihin süzgecimizden geçirilip şekil verilmesi ile zihin rafına yeni bir düşüncenin tohumu ekilir, eskisi sökülür.
Düzen ve kargaşa ilişkisinde bazı varoluşlar, düzen aşamasında başarısız olurlar ve zihinlerinde yankılananların altında kalırlar. Bu durumda pes ederek ya da daha doğrusu varoluşlarına yenilerek onu reddederler. Kendilerini tekrardan rutine bağlanmış bir yansımaya çevirirler. Ama bir nevi bu onlar için bir anlamlandırmadır. Çünkü tüm soyutluklara rağmen varoluş, somutluklara da büyük ölçüde ihtiyaç duyar. Zihnimiz, bedenimize bağlıdır ya da değildir, bilemeyiz; fakat her ne olursa olsun zihnimiz ile bedenimizin bir şekilde ilişkisi vardır. İstediğimiz kadar zihinsel dalışlarımızı sürdürebiliriz ama bu dalışların devamlılığı için “yaşamsal” tecrübelerin gerekliliği göz ardı edilemez. Tecrübelerle dolmuş bir ruh, tecrübelerinin üzerinde zihin yormadığı sürece varoluşu keşfedemeyeceği gibi, tecrübelerden arınmış bir ruhta zihin yorulsa bile varoluş yine keşfedilemez. Öyleyse varoluş ne reddetmekte ne de yaşamaktadır. Varoluş hissettiklerimizdedir, hissettiklerimiz kadar da var olmuşuzdur.
Yazan: Melike Reyhan