“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.” 90 yıl kadar önce söylenen bu sözler; 1. Dünya Savaşı ardından diktanın hüküm sürdüğü birçok ülkedeki insan avcılığı yerine, en büyük uğraşı küllerinden bir ülke yaratmaya çalışan Atatürk’e ait. Bu sözü ve söylendiği zaman dilimini neden hatırlatmak istediğimi düşününce nereden nereye gittiğimizin resmi iç açıcı görünmüyor; çünkü yine aynı yıllarda, birçok Avrupa ülkesinden önce kadınlara seçme ve seçilme hakkının verildiği de bir ülke idi Türkiye. Peki şu an?
Kadın cinayetlerinin durdurulamadığı, siyasisinden sanatçısına, toplumun en ileri gelenlerinden en geriden gelenlerine kadar kadına karşı söylem şiddetinin doruğunun yaşandığı bir ülke oldu Türkiye. Çok değil bundan 10 yıl öncesine kadar toplumu derinden sarsan bir cinayet gerçekleşmiş ve ülke tabiri caizse ayağa kalkmıştı. Çünkü ilk kez böyle bir vahşete şahit olunmuş ve belki de korkulmuştu. Bir genç kadın, kafası vücudundan ayrılmak suretiyle öldürülmüş, katili de yalnızca 24 yıl hapis cezası almıştı. Konuşuldu, tartışıldı ve gün geldi unutuldu. Uyanma vakti gelmişti ve bundan dört yıl önce toplumu uykusundan uyandıracak başka bir cinayet daha gerçekleşti. Yine bir genç kadın, tecavüze karşı direndiği için öldürülmüş, cinayet anlaşılmasın diye daha korkunç detaylarla beraber yakılmış ve toplum yine ayağa kalkmıştı; ancak bu da uzun sürmedi.
Henüz bu yıl ise toplum ilk kez bir cinayeti duymamış, izlemişti. Bir kadın çocuğun gözü önünde kanlar içerisinde can çekişmiş ve o görüntüleri gören herkes bir kez daha ayağa kalkmış, sonra oturmuştu.
Süreç tekrar ediyordu kendini; kalk, otur, kalk, otur… Münevver Karabulut’la ayağa kalkan toplum oturuyor Özgecan Aslan’la tekrar ayağa kalkıyor sonra geri oturuyordu ve ardından Emine Bulut’la tekrar ayağa kalkıyor sonra yine geri oturuyordu. 10 yıl içinde üç kez ayağa kalkılırken kimse bilmiyordu 10 yıl içinde 2.828 kadının öldürüldüğünü…
Toplumun üç kez ayağa kalktığı cinayetler için yargı iyi hal indirimleri veriyor, yasama ve yürütme ise tüm bu olayları sadece şiddetle kınıyordu. Kadın cinayetlerinin kınamalarla çözülemeyeceği gerçeği bir soğuk rüzgâr gibi çarpsa da ilk imzacı devlet olarak onayladığımız İstanbul Sözleşmesi hala yürürlüğe sokulmuyordu.
Mahkemeler artık kadının o saatte orada ne işi varmış diye de sormuyor; çünkü kadınlar gündüz vakti marketlerde, kaldırıldıkları hastanelerde de öldürülmeye devam ediliyordu. Ancak umut hep baki idi. Nazım’ın; “Sabahın sahibi vardır, gün daima bulutta kalmaz, herhâl ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri” dizelerindeki umudun kadınlara, toprağa ve ülkeye doğacağı günlerin arifesindeyizdir belki de…