(Bazı düşünceleri söze döküp anlatabilmek çok zordur. Bazı duygularınsa sözle anlatılması imkânsızdır. Ve işte insan bu “çok zorluk” ve “imkânsızlık” içinde gider gelir.)
*
Akşam olmak üzereydi. Kapatıldığı bu odada zaman durmuştu. Yere indirdiği gözlerini, sanki onu izleyen kocaman bir çift göz varmışçasına ürkekçe kaldırdı. Ayağa kalkmak istedi, yapamadı.
Etrafına göz gezdirmeye başladı yavaş yavaş. Mavi boyalı duvarlara baktı, köşeye yerleştirilmiş küçük tahta masaya, masanın yanındaki eskimiş iki sandalyeye…
Masanın üzerinde eski bir vazo, vazonun içinde iki adet yapma gül vardı. Kendi bahçeleri aklına geldi. Kardeşleriyle oynadığı oyunlar, annesiyle birlikte çamaşır kaynattığı zamanlar, misafir geldiği günlerde yaptıkları o nefis sac gözlemeleri… Şimdi hepsi o kadar uzak, o kadar uzaktı ki. O zamanlara asla geri dönemeyeceğini anlamıştı.
Karşısındaki duvarda neredeyse duvarın yarısını kaplayan kocaman bir duvar halısı vardı. Ortasında bir geyik, geyiğin etrafında da bir sürü ceylan vardı. Mavi bir su birikintisine eğilmişti kimisi. Uzaklarda bir ceylan daha vardı. Dağların hemen önünde. O kahverengi uçsuz bucaksızlığa yakın duran minicik ceylan kendisi olabilir miydi? Bir belirsizliğe doğru gidiyordu. En bildiği yerden ayrılmış, hiç görmediği, başına ne geleceğini bilmediği bir dünyaya geçiş yapmıştı. İçinde tarifsiz bir korku, hiç geçmeyecek sandığı bir merak ve çokça özlem vardı.
Oturduğu yataktan öne doğru hareket edip yere indirdi küçük ayaklarını. İlk kez bugün giydiği rahatsız ayakkabılarını çıkarmak istedi ama çıkaramadı. Usul adımlarla camın önüne geldi ve perdeyi araladı. Bir şey göremedi. Perdeyi biraz daha açtı korkarak. Karanlık çökmek üzereydi. Derinlerden gelen kahkaha seslerini dinledi önce. Sonra pencere koluna uzandı. Demirin soğukluğu sızlayan parmaklarına çok iyi gelmişti. Sesler giderek yaklaştı ve odanın kapısından içeri süzülüp onu boğmaya başladı. O an odaya tekrar baktı.
Bu küçük odada eğreti duran tek bir şey vardı, o da kendisiydi.
**
Hanife… Annesinin “kadife saçlım” diye sevdiği ilk göz ağrısı. Beline kadar inen koyu kızıl saçlarını kesmelere hiç kıyamadığı kuzusu, dert ortağı. Kendisinden sonra doğan altı kardeşinin küçük anası.
Gitti. Saatler oldu gideli. İki mi, üç mü, dört mü bilemediği… Belki de daha fazlası. Yoktu işte kınalı kuzusu. Göz göre göre izin vermişti gitmesine. Ağzını açıp tek söz söyleyememişti. Söyleyebilir miydi bir şey, dinlerler miydi ki onu hiç?
Kalabalık bir anda çoğalıp bir anda nasıl da yok olmuştu. Kendisini Hanife’yle kardeşlerinin yattığı odaya kapatmıştı. Duvardaki sırları dökülmüş aynaya takıldı gözü. Paslı, kalın bir zincirle büyük bir çiviye asılmış yuvarlak aynaya… Kim bilir kaç kez taramıştı kadife saçlısı, bu aynaya bakarak o mis kokulu saçlarını. Gülümsemiş miydi acaba kendisine bakarak ya da ağlamış mıydı hıçkıra hıçkıra…
Yüklüğün aralık duran kapağından göründü döşeği. Gidip uzun uzun dokundu ona. Yüzünü kapattı yün yatağa, kokusunu içine hapsetmek istercesine.
Camın önünde ışıl ışıl parlayan bir şey dikkatini çekti. Perdeyi açtığında karşısında altın renginde top top dizilmiş bir kolye, ikindi güneşiyle ışıldıyordu. Yavrusuna hacı ninesinin yıllar önce kutsal topraklardan getirdiği bir kolyeydi bu. Demek bırakmıştı giderken. Çocukken hiç çıkarmazdı oysa. Şimdiyse on iki yaşının verdiği büyüklükle takmak istememişti besbelli. Bir hatıra kalsın istemiştir diye düşündü, baba evinde. Kolyeyi avucuna sıkı sıkı bastırdı. Acısını biraz da olsa hafifletebilme umuduyla.
Her şey çok çabuk olup bitmişti. Kaderi, kendi kaderine benzemesin diye didindiği yavrusu, yuvadan uçup gitmişti. Hem de kendi yazgısının aynısını yaşayarak. Tek söz edememişti…
Yazan: Canan Tümen