Kadın o sabah da erkenden uyandı. Araladığı göz kapaklarını birkaç kez kırpıştırdı. Bir süre tavanı seyretti hareketsiz. Sonra yere indirdi buz gibi ayaklarını. Gözleri yün terliğini aradı. Nereye bırakmış olabilirdi ki? Desenli karoların, ayaklarından daha soğuk olmadığını düşündü. Ardından pudra pembesi sabahlığını geçirdi üstüne. Rengini sevmediği halde almıştı, yıllardır sahte bir mutluluk gibi taşırdı üzerinde.
Krem rengi perdeyi aralayıp sokağa baktı. Kenarında tek tük ağaçların dizildiği, griliği üzerindeki rengârenk arabalarla yer yer kaybolmuş, büyük bir caddeye açılan bir sokaktı burası. Saman sarısı apartmanların herhangi birinde, herhangi bir katındaydı herhangi kadın. Günlerden pazar, mevsimlerden sonbahardı. Kızı uyanıncaya kadar kendiyle, eviyle meşgul olacaktı her tatil gününde yaptığı gibi. Nevresimini değiştirecek, duşunu alacak, radyosunu açacak, kahvesini içecekti. O sırada oturma odasındaki yatağından kalkıp kucağına gelen kedisini sevecekti. Belki televizyonu açacaktı sonra, canı isterse. Minik balkonuna çıkacaktı çiçeklerini sulamaya. Çay suyunu koyup mutfak masasına kahvaltılıkları dizecekti. Kızı kalkacaktı sonra, ıslak günaydın öpücükleri konacaktı gülümseyen yanaklarına. Belki tost, belki yumurtalı ekmek yapacaktı ona. Ekmek kızartacaktı mutlaka, üzerine tereyağı ve ayva reçeli sürecekti.
Kahvaltıdan sonra kızını hazırlayıp kapıdan uğurlayacaktı. Balkona çıkıp kırmızı arabanın ardından dualar okuyacaktı yine.
Bütün bunları yaptı kadın. Balkondan içeri taşıdı çiçekleri, üşümesinler diye. Evi süpürdü, tozunu aldı eşyaların. Sonra anıların…
Öğleden sonra yemek hazırlıklarına başlamıştı ki çok kullanmadığı, hatta varlığını unuttuğu bir eşyanın, ev telefonunun sesiyle yerinden sıçradı. Birkaç kişide vardı ev numarası. Belki de yanlış bir aramaydı.
Arayan iş arkadaşı Nuray’dı. Akşam yemeğine davet ediyordu onu. Aynı çatı altında, neredeyse bir selam dahi vermeden çalıştığı birkaç iş arkadaşı da gelecekti. Hep ilginç gelirdi bu buluşmalar kadına. Doğru dürüst bir kelam etmeyen, asık yüzlü, işkolik insanlar topluluğu böyle ayda birkaç kez buluşur, sanki işte konuşmak yasakmış da tüm biriktirdiklerini aynı anda atar gibi hiç susmazlardı o buluşmalarda. Bir kez icabet etmişti davete, fazlasına lüzum görmedi.
Evin arka tarafına bakan bir odası vardı, çamaşır kurutmak için kullanırdı burayı. Bu sefer gelişigüzel asmıştı ıslak çamaşırları kurutmalığa. Evin dört bir yanını saran yemek kokularının arasında kızının en sevdiği mozaik pastayı yapmayı da unutmamıştı. Akşam erkenden kararmıştı hava. Buram buram kasvet kokuyordu. Günlerdir olduğu gibi bugün de kendini göstermemişti güneş. Öğle saatlerinde bir bulutun ardından çıkacak gibi olmuş birkaç dakika sonra da kaybolmuştu.
Ertesi güne giyeceklerini ütüleyip hazır etmiş, kızının okul eşyalarını düzenlemişti. Sofrayı hazırlarken açık camdan kızının sesini duyar gibi olmuştu. Evet, oydu. Ağlıyor muydu yoksa? Hışımla mutfak penceresine yönelirken elindeki tabağı düşürmüş, kırık parçalar dört bir yana savrulmuştu. Fark etmemişti bile.
Kızı, biriciği, adamın kolundan çekiştiriyordu. Belli ki onun da içeri gelmesi içindi bu yana yakıla ağlaması. Seslenmekten ziyade kızını sakinleştirmek için balkona çıkmıştı. Fakat düğüm düğümdü boğazı, bir şey söyleyemedi. Hem söylese de kendi sesinden duymazdı ki kızı sesini. Karar verdi, aşağıya inecekti. Gözleri uzun gri hırkasını aradı. Bulamadığı terlikleri gibi demek o da terk etmişti kadını. Dolabında asılı duran siyah hırkasını kaptı hemen. Nedense o an fark etti; gri, siyah ve kahverengi dışında bir renk yoktu orda.
Tam anahtarına uzanmıştı ki birisi narin narin kapıyı tıklatıyordu. Kızının çalışıydı bu, sevindi Kapıyı açtığında o kocaman adamı gördü. Uzun boyunu, bal rengi iri gözlerini, ellerini yana açmış çaresizliğini… Sonra hemen unuttu bunları.
“Babam benim odamı hiç görmedi anne. Ne olur söyle de gelsin içeriye. Olur mu?”
Şimdi nasıl kabul etmesin, nasıl “hayır, olmaz” desin. O an ki unuttuklarını, unutamadıklarını hatırladı bir bir. Sustuklarını, susamadıklarını hatırladı. Dağlandı yüreği tekrar tekrar. Külleri bile sıcaktı hala.
“Tamam” dedi dilinin ucuyla. Düştü düşecek bir tamam’dı bu. Elinde eğreti tuttuğu siyah hırkası gibi.
Bir bayram günü gibiydi çocuk, çıkabileceği en yüksekteki bir uçurtmaydı; bir kuştu en özgüründen, en renklisinden bir hediyeydi.
Porselen kırıkları süpürdü kadın. Kendi kırıklarını da böyle temizleyip atabilseydi keşke çöpe. Unutabilseydi… O sadece unutmayı unutabilmişti.
Yemeğin altındaki kısık ateşi söndürdü, hırkasını aynı askıya asıp serbest bıraktı dolabın içine. Kedisine mama koydu, koltuktaki battaniyeyi katladı hiç acele etmeden. Televizyonun sesini açtı biraz daha. Kedi, alışkanlıkla henüz yanmayan kaloriferin altına büzülmüştü. Sevmek için uzandığında kedinin altında duran yün terliklerini gördü. O gün üçünü kez gülümsemişti.
Bir süre sonra dış kapının sesini duydu. Gitmişti adam, en iyi bildiği şeydi. Bakmadı ona mutfak camının ardından.
Bin yıl kadar uzaklaşmıştı adam şimdi.