I. SEKİZ HAFTALIK ZİNCİRLER
Hiç uğraşmamış saçlarıyla. Basit bir lastik tokayla tutturmuş arkadan. Üstünde salaş bir tişört var, gözlük numarası da bir hayli yüksek sanırım. Bilgili ama bakımsız, birden fazla işle aynı anda meşgul olmaktan ötürü kafası hayli dağınık ama buna rağmen hata yapmayan, titiz çalışan birisi olduğu her hâlinden belli. Gözlüklerinin arkasında bana bakarken, işten çok bunalmış ve zırt pırt bir şey sormak için oraya gelen insanları terslemeye kendisini mecbur hisseden bir memur edasında hiç değil, hayret! Aksine santim santim inceliyor yüzümü. Feci derecede sabırlı ve detaycı. Neyse ki sonunda durdu, kısa süreli bir öksürük yardımıyla boğazını temizledi ve cevap verebildi: “Sizi anlıyorum efendim. Ama hocamızın programı gerçekten çok yoğun. Üstelik röportaj verme konusunda kendisi çok titiz. O yüzden görüşme talebinize olumlu ya da olumsuz yanıt verebilmem için önce bazı sorulara yanıt vermeniz gerekecek.” Gülümsedim. En azından bu da bir gelişmeydi. Paldır küldür antrenmanlarını seyretmeye gelip beni ilk defa gören bir adamdan röportaj istiyordum. Üstelik amirimin itirazına ve beni ısrarla süper lig takımlarından bir tanesine yönlendirmesine rağmen. Dik kafalı bir adam olmayı meziyet saymıyordum ama bir iş yapacaksam, bunun sıradan olmamasına özellikle dikkat ederdim. Kimse, hiçbir dergi, ikinci lig liderine sezon ortasında değer verip onu şımartma niyetinde değildi. Ben hariç tabii ki.
Aslında buna şımartma demek tüm düşüncelerime haksızlık olurdu. Ben sadece merak ediyordum. Herkes süper ligde bu sezon kimin şampiyon olacağını konuşurken, ikinci lig kategorisindeki kıyasıya rekabet arasından sıyrılıp giden, vasat görünümlü bir takımı çekici bulabilmek de bir hünerdi belki de. Dürüst olmak gerekirse benim için değildi. En azından bu hususta yersiz mütevazılık anlamsız olurdu. Üst üste sekiz maçı kazandıktan sonra nedensizce en değerli üç oyuncusunu yedek oturtan ve oyun planını tamamen değiştiren bu takım, iki beraberlik ve bir mağlubiyet sonrası, yine gizemli biçimde üst üste sekiz maçını kazanmıştı. Sonra ne mi oldu? Yine asil kadrodaki üç oyuncusunu kulübeye yollandı ve yine sistem değişti. Ve ilk maç pek tabi beraberlik. Tekrar galibiyet serisi başlayacak mı? Başlarsa ne zaman başlayacak? Bunları kestirmek hayli güç. Şüphesiz ki sadece maç sonuçlarını takip eden kesimin odaklandığı tek nokta burasıydı. Sonra iddia oynayıp kupon yapanlar için skordan başkası değerli değildi elbette. Ama ben, elimden geldiğince tüm maçları seyrediyor ve özellikle maç sonu demeçlerini neredeyse ezberliyordum. Ve dahası sekiz maçlık galibiyet zincirlerini kendi iradesiyle bozan, asık yüzlü teknik adamın kafasının içerisinde dolaşan tilkileri feci biçimde merak ediyordum. İşte bu yüzden tam burada, onunla bir küçük röportaj kopartabilmek umuduyla bekliyordum. Üstelik çok aceleciydim ve referansım da yoktu, aracı olacak kıymetli bir tanıdığım da. Öyle gamsızca elimi kolumu sallayarak çalmıştım kapılarını. Bu açıdan bakınca asistan kızdan aldığım cevap, hak ettiğimden çok daha güzel bir makyajla kamufle edilmişti. “Evet” demiştim. “Tabii ki hazırım sorularınıza. Buyurun.”
Hiç hayal ettiğim gibi olmayan asistan kız, ısrarla dişlerini göstermeden tebessüm ediyordu. Hakkını yemeyeyim, bu konuda oldukça başarılıydı. Dudaklarındaki ölçülü ruju da koruyabilmesi, ekstra alkış almıştı benden. Nedense kafamda beliren asistan figürü epey farklıydı. Çıtkırıldım, mini etekle ortalarda dolaşan, sapsarı uzun saçları omzundan aşağıya dökülen, hani baktığınız zaman gözlerinizi üzerinden alamayacağınız bir kız geçirmiştim kafamdan. Ne bileyim? Bunun mantıklı bir açıklaması yok. Ligin ortasındayız ve sürpriz bir şekilde, kısıtlı bütçeyle ligde liderler. Takım lider olunca, takımın oyuncularından çok, teknik ve idari yetkilileri mi konuşulur, onu da bilmiyorum. Ama bu takımın çok karizmatik bir hocası var. Yalnızca kendi kanunlarını uygulayan, doğrularından şaşmayan. İşte sırf bu yüzden, böyle bir adamın asistanını da çok havalı biri olarak karşımda görmeyi umuyordum sanırım. Onun yerine ortalama bir memur görünümündeki kız, işinin ne kadar ehli olursa olsun, göz zevkimi doldurmaya yetmemişti. “Evet” dedim. Fazladan dediğim bu “Evet”, kızı gayrete getirir diye umuyordum. Kız gözlerimin içine baktı ve ilk sorusunu monoton bir sesle dokundurdu kulaklarıma: “Antrenörlük veya sporculuk geçmişiniz var mı?”
“Hayır.” Ağzımı doldura doldura verebilmiştim bu cevabı. Acaba yalan söylesem mi diye hiç düşünmeden. Beklenilen yanıtın bu olmadığını bilmeme rağmen, palavra atacak gücü bulamamıştım kendimde. Belki de asistan kızın marifeti tam buradaydı. Yalan söyletmemek. Devam etti kız, sanki bana inanmakta zorlanmış gibi kapatıp açtı gözlerini: “Herhangi bir spor dalında olabilir. İlla futbol şart değil.” Sanki heyecanla üç defa “Aaa, o zaman evet. Evet. Evet” diyecektim. Yine yapamamıştım. Neden bilmiyorum ama orta hâlli bir derginin spor muhabiri olmaktan ilk defa bu kadar gurur duyuyordum. Kimliğime sıkı sıkı sarılasım tutmuştu, belki de en gerekli olmayan zamanda. “Hayır. Maalesef aktif spor yaşantım olmadı hiç.” dedim. Kız kafasını salladı, önünde duran monitöre dikkatlice baktı. Soracağı diğer iki soruyu bilmediğinden değil, sanki bir şeyleri kontrol ediyormuş gibi gözükmek, çok doğru bir imaj çizmesine yardım edeceği için, ısrarla baktı bilgisayara. Sonra tekrar göz göze geldik. Ben yutkundum, o konuştu.
“Altyapımızda oynayan bir yakınınız var mı?” Bu soruyu da çabucak geçiştirmiştim. Yine aynı tuhaf his, yalan söylemem gerekmesine rağmen pat diye durdurmuştu beni. Doğruyu söylemezsem sanki hemen yakalayacaktı kız beni ve ömür boyu kulüp binasına yaklaşmaktan men edecekti. Acayip bir şekilde yapmam gereken şeyin ne olduğunu unutmuş, bu küçük asistan kızın ağzına bakar olmuştum. Üstelik güzel bile değildi kız. “Hayır, yok” dedim. Demez olaydım. Kız yine monitöre baktı. Bu defa klavyeyi kullanarak bir şeyler yazdı, ben de merak ettim. Sonra yazıcıdan ses geldi. Hemen kızın masasının dibindeki yazıcıdan. Bir A4 çıktı aldı kız ve derhâl bana uzattı. Gözleri, iki misli ateş saçıyordu konuşurken: “Listedeki kitaplardan okumuş olduklarınızı işaretlemenizi rica edeceğim.” Bir de tükenmez kalem verdi konuşması bitince. Bir şey anlamamıştım. Hipnotize olmuş gibi ona sunduğum boş bakışlar, aynı ölçüde kıvamını koruyordu. Kafamı salladım, hızlıca göz attım listeye. On farklı kitap ismi serili duruyordu önümde. Spor, roman, felsefe, psikoloji, yönetim ve hatta şiir ana başlıkları vardı listede. İyice göz atıp, kitapların birbiriyle bağlantısını şıp diye bulabileceğimi ümit ettiysem de önümde çok kısa süre vardı. Kız öksürerek bana bunu hatırlattı: “Evet. İşaretlemelisiniz.”
İki. İki tanesini okumuştum. Şu an bu iki kitapla ilgili soru sorsalar cevap veremezdim muhtemelen ama sonuçta iki tanesini okumuştum. İşaretleyip verdim kıza. Ve artık bu saçma sapan soru faslının nihayete ermesi için dudaklarımı büzüp, çok sıkılmış gibi bakarak baskı kurmaya çalıştım kendimce. Kız kâğıdı eline alır almaz hiç oyalanmadan bir kenara bıraktı. “Üzgünüm efendim. Yalnızca iki tane. Hocamız yediden aşağısını okumuş olanlarla röportaj yapmıyor. Zaten sporculuk geçmişiniz de yok. Altyapıyla ilgili bağlantınız da. Başvurunuzu reddetmek zorundayım.” Şaşkınlığımı gizlememek için bir sürü tepki verebilir, o küçük salonu gürültüyle tıka basa doldurabilirdim o an. Ama bunu yapmadım. Tıpkı az evvel tek bir soruya bile yalan söyleyerek cevap vermediğim gibi. Ayağa kalkıp elimi uzattım kıza ve onu taklit ederek, dişlerimi göstermeden gülümsedim. “Peki. O kitap listesini alabilir miyim? En kısa zamanda beş kitap daha okuyup gelmeyi düşünüyorum. Olur mu o şekilde?” Ayağa kalkıp önce elimi sıkan kız sanırım sevmişti beni. Listeyi uzattı ve bu defa bütün dişlerini cömertçe sergiledi. “Tabii olur. Buyurun.” Ona hoşça kal dilerken, aslında kafamın içerisinde dolanıp duran pek çok sorunun da cevabını bulmuştum ben. Sürekli doğru cevapları vermem ve en sonunda önümdeki tek doğru seçenek olarak duran soruyu sormam, gözlerimin önünde serili duran sisteme olan saygımdandı. Beni saygılı davranmaya ikna eden karşımdaki düzgün görüntünün mimarını ise kısa bir süre sonra tanıyacaktım.
II. ASLINDA KIRILAMAYACAK ZİNCİR YOKTUR
– İlk maç, teferruatlı çalışılmış sistemin ilk provasıdır.
– İkinci maç, ilk maçtaki eksiklerin giderilmeye çalışıldığı bir tekrardır.
– Üçüncü maç, arızları giderilmiş sistemin başarılı bir tekrarıdır.
– Dördüncü maçta tam anlamıyla sistem konuşur, siz susarsınız.
– Beşinci maçta bütün oyuncuların gözlerinde, doğru iş çıkarttıklarına dair özgüveni açıkça görürsünüz.
– Altınca maç ezberden oynanır, yüreğe gerek kalmaz.
– Yedinci maçta oyuncularda dozunu aşmış özgüven hâkimdir. Kontrolünü zaman zaman kaybeden oyuncularda belirli dakikalarda şımarma emareleri görürsünüz.
– Sekizinci maçta, aşırı özgüvenin yanına bir de düşük kazanma motivasyonu eklenir. “Nasıl olsa…” ile başlayan cümleler konuşulmaya başlanır soyunma odasında.
“Sonuç olarak galibiyetlerin sonu vardır ve aslında kırılmayacak zincir yoktur. Yeter ki siz zincirin en zayıf noktasına, onu kırmaya yetecek şiddette vurabilin” demişti teknik direktör. Sonuçta sekiz sayısının sırrını çözmekle kalmamış, rakiplerinden önce kendisini öldürme cesareti gösterebilen bir adamı anlamayı başarmıştım. “Bu bir harakiri biçimi. Öyle değil mi?” diye sordum ufak tebessümlerimle sempatik gözükmeye çalışarak. Bu kez doğruldu. Gösterişten uzak odasını dolduran, “Kendin monte et” modelli tahta masasına abandı tüm vücuduyla ve gözlerimin içerisine konuşlandı bir kez daha. “Hayır delikanlı.”
“Biz hiçbir zaman intihar etmedik. Rakiplerimiz bizi öldürmesin diye kılık değiştirdik sadece.” Bu adamdaki sırrı çözmüştüm o an. Bakışlarından kaçmak için değil, kafamdaki soru işaretlerinden kurtulmanın verdiği rahatlamayla arkama yaslanmıştım. Oyuncularıyla da bu şekilde konuştuğu muhtemeldi. Ve karşınızda kelimeleri bu kadar doğru kullanan birisi varsa, ona inanmanız hiç de şaşırtıcı olmazdı. “Evet. Çok iyi anladım. Bu yüzden deşifre olmuş sisteminizden ve kilit oyuncularınızdan kolayca vazgeçebiliyorsunuz. Ve geçiş yaptığınız yeni sistem de oyuncu grubunuzda ekstra motivasyon ve heves sağlıyor. İki üç maç sallanıp yeniden kazanma kimliğinize bürünüyorsunuz. Etkileyici.” dedim. Bunu söyledikten sonra bana derhâl itiraz edeceğinden ve o ana kadar aklıma gelmeyen bir detayı muhakkak yakama iliştireceğinden o kadar emindim ki… Yanılmamak güzeldi. Netice itibariyle oraya öğrenmeye gelmiştim. Ve o da bana bir şeyler öğretmeye ziyadesiyle hazırdı.
“Şu gördüğün katta tam altı tane mühendis çalışıyor. Dört tane de idari bilimler mezunu genç var. Sadece bulunduğumuz kattan bahsediyorum, yanlış anlama.” dedi, kafasını odanın etrafında dolaştırırcasına sallayarak. Sonra onu pür dikkat dinlediğimden emin olunca devam etti: “Altyapımızdaki oyuncuların tamamına, on yaşından itibaren sistemler öğretilir. Önce maçları izlettiririz. Sonra izledikleri maçlardaki sistemlerin analiz ve detaylarını sorarız. Bunu yaş grubuna göre kademe kademe öğretiriz.” Sonra özgüveni tavan yapmış bir ifade altında “Hiçbir spor beden gücüyle kazanılmaz.” diye ekledi. Elbette işaret parmağıyla kafasını işaret edip gülümsemekte de gecikmemişti. “Ben sahada içgüdü ve sezgileriyle, başıboş koşan sporcular hayal etmedim hiçbir zaman. Beyin, yıllarca ekranda gördüklerini kas hafızasına yükler ve oyuncu, yapması gerekeni düşünmeden, adeta refleks olarak gerçekleştirir. İşte bu kıvama gelen bir oyuncuyu, istediğiniz her sistemde oynatabilirsiniz. Olması gereken de budur.” Belki de konuşmamıza nihayet verebilmek içindi kurduğu net ve virgüle gereksinimi olmayan bu cümleler, tekrar geri çekilip arkasına yaslanması, “Başka sorun kaldı mı ki?” anlamına gelecek cinstendi. Zihnimi çabucak yoklamıştım. İkinci kez kapısını çalarsam aynı misafirperverliği gösterir miydi? İlk ve tek şansımı kullanıyor gibi hissetmeli miydim yoksa? Derin nefes alıp uzun bir teşekkür cümlesi eşliğinde elini sıkmıştım. Benimle aynı anda ayağa kalkıp gülümsedi ve sanırım benim onu tanımaya çalıştığım kadar, o da beni tanımaya çalıştı bu kısa görüşmemiz esnasında. Bunu tecrübeli teknik adamın gözlerinden kolayca okuyabiliyordum. “Benim için güzel bir başlık bul. Resmim şöyle afili gözüksün” gibi zırvalıklarla uğraşmaktansa, elime kapalı bir zarf tutuşturmuştu. “Al bunu. Ufak bir hediye” dedi. Nedenini sormak ve biraz da mahcup olmak için yüzüne baktığımda ise düşüncelerinin sonunu getirmişti: “Bizi daha iyi anlayabilmen için.”
Şöyle diyordu Profesör: “Sevmek, mesafe işidir. Ona ulaşmak için kimi insan sabırlıdır, yürür. Kimi insan acelecidir, koşar. Yorulunca, dermanı kalmayınca sevgiye küser insan ama dinlenir dinlenmez yaptığı ilk şey yine ya koşmak olur ya da yürümek. Sonuçta mesafe hiç bitmez. Her zaman uzağızdır sevgiye ve her zaman ona ulaşabilmek öncelikli hedefimizdir. O yüzden devam etmekten vazgeçmeyin.” Zarfın içinden çıkan davetiyeyi garipsemiştim önce. Bir üniversite profesörünün konferansına biletti. Konu başlığı da aynen şuydu: “Sevginin yetersizliğine karşı tok insan manzaraları.” Konferans boyunca gözümle onu aradım ama bulamadım. İkinci davetiyesi yoktu demek ki. Belki de bu sefer bana anlatmak yerine, benim ona dinlediklerimi anlatmamı istemişti. Ve bana bir kere açtığı kapısının, kapalı gözükse bile aslında kilitsiz olduğunu ve artık o kapıyı nasıl tıklatmam gerektiğini öğrendiğimi de o gün hissettirmişti. Evet. Kırılmayacak zincir yoktu, haklıydı. Ve sevginin ihtiyaç duyduğu mesafeyi kısaltabilmek için öğrendiğim şeyi yapmaya ilk defa bu denli hazırdım. Yürüdüm. O günden sonra hep yürüdüm. Kendimi değiştirerek yürüdüm ve sonra kimsenin bir şey söylemesini beklemeden kendimi değiştirmeyi sürdürdüm ama hiç durmadım, yürüdüm.
Yazan: Umut Kaygısız