Geçen yine hayatımın en sıkıcı günlerinden biriydi. Aslında ben her ne gelirse gelsin başıma sıkıcı kabul ederim, tabii sizin bundan haberiniz yok. Ayrıca evrenin en önemli ve en renkli kişiliklerinden biriyim bundan da haberiniz yok, kendimle ilgili bilgi verme konusuna daha sonra yer vereceğim.
İşte böyle sıkıcı günlerden birinde Andromeda Galaksisinden tanıdığım çok yakın dostlarımdan mesaj almıştım; lakin bunlarla hiç görüşmemiştik, sadece chat yoluyla görüşmüştüm. “Cam var mı? Cam aç” gibi ısrarlarıma rağmen yüzlerini göstermemişlerdi. Yolladıkları mesaj acil yardım çağrısıydı, amma velakin gidecek aracım olmadığından “ben gelemiyorum canlar siz gelin” diye mesaj yolladım. Gel zaman git zaman yolladığım bu mesaj ellerine yetiştikleri gibi gelip kapımda bittiler. Kapıyı açmamla birlikte 3 tane at kafalı uzaylı karşımda duruyordu. “Lan siz kimsiniz?” demeye kalmadan zihin transferine başladı puştçuklar. Tabii karşılarında kim olduğunu bilmeden zihin transferine giren bu at kafalılardan ikisi dayanamayıp bayıldı, geri kalan biri de ne var ne yok anlatmaya başladı. İçeriye buyur edip “çay koyayım, ben orucum da siz içersiniz” dedim, meğerse onlar da niyetliymiş. Dünya hakkında araştırma yapıp kendi gezegenlerinin baş belasından kurtarmak için de beni götürmek istediklerini söylediler.
Evet şimdi tam şu anda size kendimden bahsedebilirim. Ben Poseidon, Yunan Mitolojisinde yer alan. Yıllar önce kardeşlerime, elde ettiğimiz güçler için “gelin süper kahraman olalım çok karı kız kaldırırız” dedim. Fakat Zeus o zamanlar revaçta olan Tanrı olma yolunu seçti. Biz de ona uyduk, içimde her zaman “sanki günah işliyoruz” gibi bir his vardı tabii. Ben esprili ve neşeli biriydim, ta ki Zeus diğer kardeşimiz Hades’i sürgüne yollayana kadar. Yabamı elime alıp “Denizlerin dalgasıyım, ben halkımın kavgasıyım” diyerek o ada senin bu ada benim dolaşmaya başladım. Dünyaya tekrar ayak basıp okumaya karar verdiğimde uzun yıllar geçmişti. ‘Massachusetts Institute of Technology’ nin kapısına vardım, bilimin içine hızla çekildim. Hırslı kişiliğim yine işin içine girdi. Pavlov’un köpeği ile Schrödinger’in kedisinin çiftleşmesinden ortaya çıkan türü eğitip dünyayı ele geçirme planları gibi şeyler düşündüm ve bu bilim camiası tarafından hor görüldü, vazgeç gönlüm dedim ve köşeme çekildim ve aşık olduğum kıza yoğunlaştım. Kız konusuna neden geçtik derseniz, sevişme sahnesi olmayan filmlere rağbet edilmediği için, ben de hayat hikayemde sevişmeli yerlere özellikle önem göstereceğim. MIT’de ki kampüsün büyük merdiveninin altında sabaha kadar birbirimize bilimselli-komikli şakalar yaptık. Bir anda göz göze geldik, yavaş yavaş düğmelerini açmaya başladı, kızı kendime çekip tokadı bir patlattım neye uğradığını şaşırdı. Tam ağlamaya başlayacaktı ki, psikolojik bir deney yaptığımı söyleyince sevindi. Üzerime atladı seviştik, ertesi gün ayrıldım. Tanrılıktan kalma kötü adetler işte…
Cern’de iş başı yaptığım hafta, bahsettiğim mesaj geldi. İstifamı verip ayrıldım, sonra da bu At Kafalılar geldi. Yanıma 3 dişli yabamı, babadan kalma pıçağımı ve 2 koli ayranımı alıp gemilerine doğru yola koyulduk. İçlerinden dişi olanına “maşallah bebeyim at gibisin” diyince sevindi, kocaman bir öpücük kondurdu yanağıma. Gemi kaptanını kenara çekip “maaş verecek misiniz?” diye sorunca, “tabii ki babuş” diyip enseme tokadı patlattı.
Ve yola koyulduk…
– Tu Bi Kontinyıd –