Edebi

Misafir

New York’tan gelecek ağır bir misafirimiz vardı o Cumartesi: biricik ev arkadaşımın, çok sevdiğim dostum Deniz’in kuzeni. Londra’nın en hareketli bölgelerinden birinde yeni tuttuğumuz, küçücük ama çok şirin dairemize gelen ilk yatılı misafirimiz o olacaktı. Her şeyimizi yeni almıştık, biraz borca da girmiştik ama sefil öğrencilik günlerimizden sonra öyle bir daire kurmuştuk ki; yeme de yanında yat! Her gelenin bayıldığı yerlere kadar uzanan kocaman pencereleri ve önündeki küçük balkoncuklardaki saksılara diktiğimiz renk renk çiçekleri ile şirinlik muskası gibi bir ev işte…  Canım arkadaşım Deniz -buradaki canım lafında biraz kinaye var yalnız- yeni evin verdiği coşkuyla nereden bulduysa buldu, çocukluğundan beri görüşmediği kuzeninin telefon numarasına ulaştı ve o bile nasıl olduğunu anlamadan bu ziyaret organize edilmiş oldu.

Deniz kuzeni Şeçil’i en son 12 yaşındayken görmüş; o zaman kuzeni de 22 yaşında varmış.  Deniz’in teyzesi başka bir adama âşık olup da evi terk edince, Seçil babasıyla beraber New York’a göç etmiş ve ondan sonra da hiç haber alamamışlar baba kızdan. Arkadaşım çok heyecanlı, her şey mükemmel olsun istiyor.  Kuzeni çok güzelmiş, zenginlik içinde büyümüş, çok iyi okullarda okumuş, çok kibarmış, akıllıymış, görgülüymüş, zevkliymiş, mış, mış… Anlattı durdu bana bir hafta boyunca. Birkaç çocukluk fotoğrafı çıkardı gösterdi. Fotoğraflarda Deniz çocuk, on yaş farkla kuzen de güzel bir genç kız. Fotoğraflar anıları çağrıştırdı, anlattıkça anlattı. Kuzen gelmeden hikâyesi geldi eve. Dışarıda yenecek yemekler, gezdirilecek yerler, evde ne pişirileceği vesaire hep tek tek düşünüldü, tasarlandı.  O cumartesi günü, ikinci el, yağmurda tepe camından su kaçıran külüstürden hallice arabamızla kuzeni karşılamaya gittik Heathrow Havalimanı’na. Ben, bu ziyarette, ev arkadaşı statüsünden bir yan karakter olabilecekken, kendimi asıl ev sahibi gibi, olayı sahiplenmiş, her türlü detayı düşünürken ve ziyaretin iyi geçmesi için titizlenirken bulmuştum. Sanki arkadaşımın ev sahipliğinin iyi geçmesinin sorumluluğu yarı yarıya bendeymiş gibi davranıyordum. Bu, biraz da Deniz’in heyecanına ortak olmak içindi; ama en çok da, kuzeninin gelişi yaklaştıkça üzerine çöken stresten onu kurtarmaya yönelikti. Hafta sonu tatilimde, evde yan gelip yatarak misafirin gelmesini bekleyeceğim yerde, arabaya atlamış Heathrow’a gidiyor oluşumu bile sorgulayamaz durumda, kendimi tüm benliğimle gelecek misafirin ağırlanmasına ve Deniz’in stresini azaltmaya adamıştım.

Arkadaşım kuzenini görmeyeli yirmi yıl olmuş, yine de görünce şıp diye tanıyacağından emin, New York uçağından çıkanlara bakıyoruz tek tek. Ben, sadece çocukluk ve ilk gençlik fotoğraflarını gördüğüm kuzeni değil, aynı zamanda arkadaşımın bana çizdiği portredeki mükemmel kişiyi arıyorum her çıkanda. Bekleyenleri gelenlerden ayıran şeridin dışında, New York uçağı yolcusu kalmayana dek, epey bir süre bakındık durduk. Yine de tek tük çıkanlar oluyordu. Onlara da baktık. Belki valizini falan kaybetmiştir, ya da belki Free Shop’a girmiştir diye yine de bekledik, bekledik. Oradan ayrılamıyorduk bir türlü. Çemberin dışında durmuş bekliyorduk; bizim gibi yolcu bekleyen diğer insanlar, gelen yolcularını alıp dağılmışlardı artık. Yani eğer kuzen arkadan gelip de “Deniz, sen misin?” demese, biz daha epeyce “Arrivals” kapısına melül melül bakıp dururduk. Allah’tan kuzen bizi buldu! Gerçi ona pek saftirik bir şekilde yakalanmıştık ve bu başlangıca Deniz biraz bozulur gibi olmuştu ama olsun! Kuzeninin anlamasına imkân yoktu, Deniz’i benim kadar iyi tanıyamazdı. Deniz’i çocukluğundan beri değişmemiş kıvırcık saçlarından tanımıştı kuzen. Öyle söylemişti ve bu lafla Deniz’in gülen yüzünden bir bulut geçirmişti sanki, anlamadığım için o an önemsemedim de.

Kuzen, ne çocukluk, ne ilk gençlik fotoğraflarındaki gibiydi. Düşündüğümden daha boylu posluydu bir kere ve gülümseyişi, boyundan olduğuna kanaat getirdiğim, üstten bakar bir tavır içeriyordu. Uzun boynunun orasına burasına değen, kısa, biçimsiz saçlı, eski moda valizli, Amerikan çiftçisi tarzı giyimi ile kadından çok göbekli bir erkeği andıran kırklı yaşlarının başında biriydi gelen. Kafamda Deniz sayesinde çizdiğim resme aykırı ne varsa bu kadın kendinde barındırıyordu. En rahatsız edici tarafı ise yüzündeki her an bir kahkaha patlatacakmış gibi duran alaycı bir ifadesiydi.

Otoparkta arabaya ulaşınca, Deniz hemen kuzeninin valizlerini el arabasından indirip bagaja yerleştirdi. Bu arada o, yüzünde aynı gülüş, Deniz’in koca valizi zorlanarak bagaja yerleştirişini seyretti. Ben de yanlış birini almış eve götürüyoruz şaşkınlığı içerisinde bakakalmıştım. Kuzen kılını bile kıpırdatmamıştı valizler yerleştirilirken. Geç de olsa şaşkınlığımı üzerimden atıp, Deniz’in boşalttığı el arabasını aldım ve ilk bulduğum el arabası parkına yerleştirmeye giderek Deniz’e el vermiş oldum. Geri geldiğimde Deniz direksiyonda, Seçil ön koltukta oturuyordu. İkisi de bana bir şey demediler. Deniz’in kibarlık olsun diye onu öne oturttuğunu düşündüm ben de. Bu durumu kafama pek de takmayacaktım ama yol boyu Deniz’in benimle bir kelime bile konuşmaması, kuzenin garip görüntüsünü bile unutturacak kadar soru işaretleri oluşturdu bende. Valizleri yerleştirirken ona yardım etmedim diye darılmış olabilir mi acaba diye düşüne düşüne camdan dışarı bakıp ortamdan kendimi soyutladım. Bu arada Deniz kuzenine Londra’yı geçtiğimiz yerler üzerinden anlatıyor, ona New York’la ilgili sorular soruyordu. Kimsenin beni sohbete dâhil etmeye niyeti yok gibiydi zaten. Ben ana babasına küsmüş küçük bir çocuk gibi arkada sessizce oturuyordum ve olayı bu kadar sahiplenirsen olacağı budur diyordum kendi kendime.

Eve girişimizde de aynı tuhaflık devam etti. Bagajdaki biri büyük, diğeri ondan biraz küçük iki valizi yine Deniz tek başına dışarı çıkarttı. Bu arada ben dış kapıyı açmak için anahtarıma bakıyor ve bir haftalık ziyaret için iki valizin ne alaka olduğunu düşünüyordum. Sonuçta iki valiz ve iki kişi var orada, beni ilgilendirmiyordu kısacası, özellikle arabadaki dışlanmamdan sonra. Pek tabii hesaba katmadığım şey, Seçil’in kendi valizlerini taşımak için hiçbir teşebbüste bulunmayacağıydı. Deniz’in ikisini birden taşıma girişimi karşısında ben de mecburen taşıma işine el atmak zorunda kaldım. Deniz bana, içinde gizli bir minnettarlık ifadesi taşıyan kaçamak bir bakış attı. Bir anlık bir şeydi, ikimiz de göz göze gelmekten özellikle kaçınmıştık. Böylece, büyük valiz Deniz’de, küçüğü bende tırmandık merdivenleri. Omuzunda çaprazlama takılı el çantası ile elini kolunu sallaya sallaya arkamızdan gelen kuzen hazretleri merdivenlerimizi pek dar buldu. Amerika’da her şey daha genişmiş! Deniz’in niye stres yaptığını biliyorum artık, ama anlamadığım, bile bile bu kadını niye evine -evimize- davet ettiği. Yine de her şey bitmiş değil. Evi güzel bulacağından eminim. Kitaplıkta bir sürü harika kitap, vazoda taze çiçekler, kahve sehpasında dergiler ve çiçekli kumaşıyla iki kişilik tipik İngiliz kanepe yeterince sıcak bir karşılama sunuyordu misafirlere. Üstüne üstlük Londra’da nadir bulunan güneş, ışınlarını güzel pencerelerimizden, önlerindeki coşkun çiçeklerin arasından geçerek odaya doldurmuşken! Ama Seçil eve girdikten sonra, etrafla hiç ilgilenmedi ve ağzından evle ilgili tek kelime çıkmadı. Daha “ne içersin” diye sormaya kalmadan “Deniz bir kahve yapıversen bana” dedi. Deniz o zaman yüzüme daha uzun baktı. Ben de kaçırmadım gözlerimi – anladık, bu bir hafta çekeceğimiz var dedik bakışlarımızla birbirimize. Kuzen bize çocuk gibi davranıyordu, hatta çocuk gibi bile değil, etrafında dolanan birer sinek gibiydik. Evet, aramızda on yaş fark vardı ama abla tavrı başka bir şeydi ve bu Seçil’de olmayan, olsa da üzerinde eğreti duracak bir şeydi. Yine de kahvesini içerken Deniz’e çok sıcak ve samimi davranmaya başladı. Benim de elimde bir kahve fincanı, tiyatro izler gibi izliyordum onları. Ben yokmuşum gibi davranıyordu ama olsun. Deniz’in hayal kırıklığına üzülmüştüm ve onun gönlünü alması, beni de bir parça rahatlatmıştı.

Akşam yemeğini evde yiyecektik, misafiri yol yorgunu dışarı çıkarmayız diye düşünmüştük. Hâliyle de bir sürü yemek yapmıştık, hepsi hazırdı buzdolabında. Ben iki kuzeni baş başa bırakıp mutfağa gittim. Yemekleri çıkarttım; ocağa koydum, son hazırlıklarını yaptım. Salata hazırladım. İçeriden kahkahalar geliyordu. Elimde bir şişe soğutulmuş beyaz şarap yanlarına gittim. Teklifimin ortamı daha da yumuşatacağından ve üçümüzü kaynaştıracağından emindim. “Yemekten önce birer kadeh şaraba ne dersiniz?” dedim en samimi ev arkadaşı havamla. Kuzen “yemeği dışarıda yiyeceğiz” dedi, bana dönüp. Elimde şişe bakakaldım. Deniz benim mutfakta yemek hazırladığımı biliyordu, ne zaman karar vermişlerdi de bana söyleyecek vakit bulamamıştı acaba? Yüzüme yalvarır gibi baktı arkadaşım, “bu gece dışarıda yiyelim mi?” dedi. Sanki özür diler gibiydi sesinin tonu. Onu bu durumda görmek yine içimi cızlattı. Yemek için dışarı çıktık.

Gece eve gelince kuzen valizini açtı, Deniz onun yatacağı yatağı -oturma odasındaki kanepe- hazırladı. Seçil valizin içinde bir şey buldu aniden. “Ah!” dedi, “bakın size ne getirmiştim!” Size dedi. Yani bana da getirmiş oluyor. Büyük, yassı bir paketti uzattığı. Deniz paketi açınca içinden küçükten büyüğe sırasıyla dizilmiş “lazer kesimli” bıçak serisi çıktı. Yassı pakette, sıralı sıralı, keskin uçlu, lazerle bileylenmiş, kara saplı, altı adet “Made in China” bıçak vardı. Paket kağıdı kucağında, bıçaklara bakarken ne söyleyeceğini toparlayamadı Deniz. Sonunda, evdeki en büyük eksiğimizin keskin bıçaklar olduğunu söyleyip kuzenine ince düşüncesi için teşekkür etti. Tabii ben de teşekkür ettim. Kuzeni oturma odasında bırakıp odalarımıza geçince, ikimiz de hemen yatıp uyuduk. Kuzenle ilgili tek kelime etmedik. Kuzen dışında da tek kelime etmedik birbirimize. “İyi geceler” bile demedik. Konuşacak bir şey yoktu, Seçil daha bir hafta bizimleydi.

Ertesi sabah oturma odasından gelen yüksek sesler ve kahkahalarla uyandım. Saate baktım, sabahın sekiziydi. Pazar günü, saat sekizde kim, niye uyanır? Uyanır madem, niye bu kadar ses yapar? Kalkıp içeri gitmek için cesarete ihtiyacım vardı, ama bulamadım o cesareti. Saat on olana kadar kitap okudum yatakta. Sesler aynen devam ediyordu ve Deniz benim bu durumda hâlâ uyuduğumu düşünüyor olamazdı. En iyisi kalkıp yanlarına gitmekti. Öyle yaptım. Kahvaltı yapmışlardı, masa öylece duruyordu. Deniz’in albümlerine bakıyor ve kahve içiyorlardı kanepede. Beni görünce ikisinin de keyfi kaçtı sanki. Deniz’e neler olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Günaydınlaşmak dışında fazla bir şey konuşmadık. Çay bayatlamıştı. Ben de kendime bir kahve yapıp masaya oturdum. Kahvaltı ederken TV’yi açtım kendime arkadaş olarak. Sonra onlar dışarı çıktılar. Beni çağırmadılar bile. Her şeyi ince ince planlamıştık oysa; birlikte yapacaktık ne yapacaksak, çalışma saatlerimize göre de paslaşacaktık Deniz’le. Kuzen beklediğimiz gibi çıkmamıştı, havalimanında tanıyamamıştık onu. Şimdi de planlarımız düşündüğümüz gibi işlemiyordu, hayat başka bir akışı dayatıyordu bize. Yalnız kahvaltı masasını toplamama yardım etselerdi iyi olacaktı. Değil masaya yardım etmek, sehpadaki kahve fincanlarını bile öylece bırakıp çıktılar. Eski usul asansörlü pencere camlarından birini yukarı doğru kaldırdım, rengârenk çiçeklere baktım, temiz havaya ihtiyacım var gibi gelmişti önce. Sonra, hâlâ daha nasıl öyle bir şey yaptığımı bilemediğim bir şey yaptım. Dönüp masada bıraktıkları çay bardaklarını aldım ve tek tek aşağı atıp, kırılırken çıkarttıkları şangırtıyı dinledim. Biraz rahatlamıştım. Camın yere çarparken çıkardığı şiddetli ses, içimdeki şiddeti bastırmıştı.

Deniz ile Seçil hiç aramadan tüm günü dışarıda geçirip, akşam geç vakit geldiler. Akşam yemeğine onları beklemek saflığı yapmamıştım. Onlar da zaten yiyip gelmişlerdi. Deniz süklüm püklüm karşımda duruyordu. Aslında sabah kırdığım çay bardaklarından sonra ben rahattım. Yine de, Deniz’e iki tane çaksam çıkar mı bu ruh hâlinden diye içimden geçirecek kadar öfke taşıyordum içimde.  Kuzen kraliçe pek neşeli, geldi kanepede yanıma oturdu, koluma girdi. Pek bir babacan! – bu kadına anacan diyecek halim yok – ama gerçi Seçil’deki babacanlık tüm babacan adamlara da hakaret ya, neyse. Bütün gün ne yaptıklarını anlatıyor. Sanki Londra’ya ilk kez gelen o değilmiş, Deniz’miş de, onu nasıl gezdirmiş öyle anlatıyor. Deniz hâlâ süklüm püklüm oturuyor tekli koltukta. Seçil’in yanında değil de, odalarımıza geçince iki şamar atsam şuna! İçimde coşan şiddeti hayretle gözlemliyorum. Deniz’e inat kuzenle senli benli oluyorum birden. Sanki bütün gün biz ikimiz birlikteydik, gezdik, eğlendik ve birbirimizi daha yakından tanıdık. Ve ayrıca tanıyınca da pek bir sevdik, gibi. Deniz dayanamayıp “ben yatıyorum” diyor. Kızdığını biliyorum, ama niye kızdı, tüm bu saçmalıklar niye oluyor, ben bu Seçil denilen yabancıyla niye samimiyim o an, bilmiyorum. Seçil, Deniz gidince oturma odasının kapısını kapatıyor. “Ah!” diyor, “sen tabii bunun çocukluğunu bilmezsin, o zaman da hep küserdi”. Deniz birazdan gelip ikimizin de ağzına edecek. “Saçlar kıvırcık ya, Arap kızı derdik buna, pek kızardı.” diyor, çok sevimli bir sır verir gibi sırıtarak. Ne işim var benim bu kadınla? Kuzeninin evinde onun arkasından konuşuyor. Geldiği andan beri beni yok sayışının ardından gösterdiği yakınlığı da bırakamıyorum ama. İnsan ilişkilerinde yüksek lisansım yok daha o zamanlar, manipülasyonu göremiyorum.

Odama giderken yarın işte olacağım ve bu kadını bütün gün görmeyeceğim diye seviniyorum. Deniz’in odasından gelen yatak yayı sesini duyuyorum. Deniz ağlıyor, sessiz sessiz hıçkırıyor. Sormaya, konuşmaya mecalim yok.

Ertesi akşam işten gelince Deniz ve Seçil’i çıkmaya hazır buldum. Betül’le buluşacaklarmış. Seçil yüzüme sırıtarak bakarken, soran gözlerle Deniz’e döndüm; gözlerinde ne cevaba, ne de duyguya benzer hiçbir şey göremedim.  Betül, Deniz’le ortak arkadaşımızdı bir zamanlar. Arkamdan çevirdiği bir sürü dalaverenin yanı sıra bir de o zamanki sevgilimle yakalamıştım onu. Bu olay arkadaşlığımızı bitirmişti doğal olarak. Elbette sevgilimin yalvarıp yakarması da para etmemiş ve ayrılmıştık. Görüşecekleri Betül işte böyle biriydi, bir zamanlar epey bir acıya sebep olmuştu. Deniz de benim olayımdan sonra Betül’le görüşmeyi kesmişti. Nereden çıkmıştı şimdi birden bire Betül’le görüşmek? Üstelik benim yaram hâlâ taze bile sayılırdı. Seçil’in yüzüme bakarken takındığı tavırdan ve “Deniz’in arkadaşlarını tanımak istiyorum” deyişinden, hikâyeyi bildiğini ve bu buluşmayı onun istediğini anladım. Bana açıkça sen önemsizsin diyorlardı. O anda Deniz’i hayatım boyunca affetmeyeceğime karar verdim. Onlar gittikten sonra biraz şarap içtim. İçimde birikmiş bir gaz kümesi vardı sanki ve her an patlayabilirdim. Ne kadar kızsam da içimdeki ses hâlâ Denizin hata yaptığını anlayıp, koşa koşa geri geleceğini söylüyordu. Her şey çok saçmaydı çünkü. Şimdi gelir, şimdi gelir diye diye küçücük evde dolandım durdum. Gelmediler ama. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, hâlâ evin içinde deli danalar gibi dolaşıyordum. Ev bana artık hiç şirin gözükmüyordu, her yanı cehennemden bir parça gibiydi, bir an önce oradan taşınmalıydım. Ne olduğunu, niye olduğunu ve içine düştüğüm durumu bir türlü çözemiyordum. Birden, hiç düşünmeden, öyle bir şey aklımdan bile geçmiyorken, boğazımı yırtarcasına korkunç bir çığlık attım. Çığlığımla birlikte tak diye tüm elektrikler kesildi. Sadece bizim ev değil, pencereden görebildiğim her yer karanlığa kesti. Sokak lambaları dâhil! Neremden, nasıl çıkardığımı bilemediğim o korkunç çığlıktan sonra her şey bir anda susmuş gibi ortaya yoğun bir sessizlik çıkmış ve ben zifiri karanlığın ortasında kalmıştım. Bir çığlıkla tüm Londra’nın elektriklerini kesmiştim. Ortalık kadife karanlığında ve son derece sessizdi. Normalde ödümün patlaması gerekirdi ama son derece sakinleşmiş ve olduğum yerde donakalmıştım. Zaten ne olduysa o andan sonra oldu. Bir anda, içinde bulunduğum zifiri karanlığa inat her şeyi kristal berraklığında görmüş ve anlamıştım. İnsan ilişkileri yüksek lisans konu bir: akraba ilişkilerinin gizli dolaplarda bir takım iskeletler bulunabilir ve bu iskeletler, bilinçaltının hayaletleri gibi, manipülasyona açık yaparlar insanı. Bu kadın -kuzeni- Deniz’in duygularıyla oynuyordu. Benim bilemediğim -bilmek de istemediğim- bir takım çocukluk yılları olayları ve aile ilişkileri etrafında Deniz’i etkisi altına almış, onun hayatındaki en sağlam kaleleri yıkmaya çalışıyordu. Güzel evi, sağlam dostları, sosyal hayatı, vesaire, hepsi yıkılacak kaleleriydi Deniz’in. İdrak denilen şey bu olsa gerek. Ölünün gömüldükten ve herkes gittikten sonra tabutundan kalkmak istemesi ve alnını çat diye tahtaya vurarak durumunu idrak etmesi gibi. Müthiş bir sükûta böylece kavuştum. O sırada uykuda olan Londra halkının büyük bir çoğunluğu ertesi gün haberlerde duyacaklardı ikinci dünya savaşından bu yana yaşanan en yaygın elektrik kesintisini. Bu, benim çığlığımla senkronize bir tesadüf müydü, bilemiyorum.

Geldiklerinde odamdaydım ve çok sakindim. Yalnız kuzenden tırsıyordum artık, hastaydı o kadın. Ne de olsa bize getire getire keskin bıçaklar getirmişti hediye diye, kızdırırsam gidebileceği noktaları kestiremiyordum. O yüzden, Deniz’in odasına geçmesini sessizce bekleyip, yanına gittim. Kısık sesle ve hiçbir ön açıklama yapmadan, “şimdi sakin ol!” dedim ona; kapılarımızı kilitleyeceğimizi ve kuzenini de ilk uçakla geri göndereceğimizi söyledim. Neden, niçin, ne oluyor sana, falan gibi sorular sormadı Denizciğim. Bir çocuk gibi ağladı omzumda, sessiz sessiz. Öyle çok ağladı ki, sonunda ana karnındaki cenin gibi kıvrık, uyuyakaldı. Ben de onun odasında, yerdeki minderde yattım. Odama gitmeye cesaretim yoktu. Sabah, ikimiz de iş yerlerimize telefon edip mazeret izni aldık. Oturma odasına gittiğimizde Seçil’i kanepede oturmuş duvara boş boş bakarken bulduk.  Biz içeri girince kafasını bile çevirmedi. Biz de günaydın demedik. Karşısına gelecek şekilde oturduk. İlk sözü söylemek Deniz’in hakkıydı, ben sustum o konuştu. “Bugün ilk uçakla evine dönmeni istiyorum.” Gözlerimi dikmiş bakıyordum. Hiç tepki vermiyordu Seçil. “Havayollarını ben arar, seni metroya kadar götürürüm. Şimdi bana biletini verir misin?.” Hâlâ aynı tepkisizlikle oturuyordu. Gayet sakin ve kararlı yerimden kalktım; el çantasını konsolun üstünden aldım ve önüne koydum. “Bileti ver” dedim. Seçil daldığı yerden çıktı, çantasının iç gözünden bileti çıkartıp bana uzattı. Ben de gözümü ondan ayırmadan bileti Deniz’e uzattım. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Öğleden sonraya bir uçuş vardı, yer de vardı, fiyat farkı bile olmuyordu ve işlem tamamdı. Seçil evden çıkana kadar pek bir şey konuşmadık sayılır. Deniz’le aramızda hiçbir şey olmamış, dostluğumuz hiç zedelenmemiş gibi normal günlük rahatlığımıza dönmüştük birden. Yine de Seçil’i hiçe sayan aşırılıkta bir neşe sergilemedik. Normal, günlük, sıradan, her zamanki konuşmalarımızla devam ettik. Ama yine de dayanamadı Seçil bizim bu hâlimize; “ben erken gitmek istiyorum havalimanına” dedi. Deniz bu lafı bekliyormuş da, isabet olmuş gibi hemen fırladı yerinden; “arabada bekliyorum seni o zaman” dedi, montunu giyip çıktı. Ben ayağa kalkmış öylece duruyordum. Açık valizine etraftaki birkaç eşyasını koydu. Küçük valizini uzun sapından bir omzuna, el çantasını da boynuna astı, serbest kalan elleriyle de büyük valizine abandı. Onun bu çabasını sessizce izledim. Bana hiçbir şey demedi giderken. Olsun, ben yine de “güle güle” dedim arkasından. Bir daha beklenmediği evimizden, böylece merdivenlere çarpa çarpa çıktı, gitti kuzen.

Deniz’e ne o gün, ne de sonradan hiçbir şey sormadım. İkimiz de çok yorulmuştuk. Bıçakları çöpe attık, evi havalandırıp temizledik ve şirin mi şirin ortak evimizde, hemen önümüzdeki hafta sonu küçük bir parti düzenlemeye karar verdik. O gün boyunca ve sonraki iki gün boğazım ağrıdı yalnız, umursamadım.

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *