Üç vagonlu trende herkes telaşla bir yer bulup yerleşmekle meşguldü. Değirmen taşı suratlı yirmi yaşlarında delikanlı elindeki fermuarı bozuk siyah spor çantası ile nefes nefese yetişip son anda girdi kapıdan. Şemsiyesi olmadığından biraz önce atıştıran yağmurda ıslanmış bir sıçanı andırıyordu. Son vagonda boş bulduğu yüzleri eskimiş kirli koltuğa kollarını yarasa gibi vücuduna dolayarak attı kendini. Önündeki koltukta vücudunun bir parçası gibi duran şapkasının gölgelediği yüzünde çorak topraklar gibi çatlaklar oluşmuş yetmiş yaşlarında bir adam iki büklüm oturuyordu. Telaşsızlığına bakılırsa kalkıştan yarım saat önce yerini çoktan aldığı belliydi. Ayaklarının altındaki lacivert bitkin valizi ayağıyla düzeltirken yüzündeki anlamı çözmek zor değildi. Orta kapının yanında dikilmiş orta yaşlı, kirli sakallı simitçi bir yandan tahta tezgâhındaki simitleri dizerken, diğer yandan tepeden tırnağa süzüyordu herkesi. “Kalkıyor!” anonsu ile paslı demir kapı gıcırtıyla kapanırken düdük üç kez hüzünle öttü.
Hafif bir sonbahar serinliğinde şehre giden ilk tren, hızını artırarak tarlaların arasından yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerlerken, iki durak sonra doldu tamamen. Yüzünde bir sırrı saklarmış gibi bir hâli her hâlinden okunan simitçi, tezgâhını kurmak derdindeydi. Yaşlı adamın önündeki koltukta oturan contası bozuk musluk gibi akan burnunu elinin tersiyle silen delikanlının telaşlı davranışları dikkatinden kaçmadı. Menziline girmişti çoktan. Eliyle simitçiye işaret eden yaşlı adam ”Bir simit oğlum” dedi. Simitçi gazete parçasına sardığı kahverengi benekleri dökülen simitleri tek tek uzattı. Koyu bir kederin gölgesi düşmüş yüzüyle hızla geçen bağbozumuna hazırlanan köylere bakan yaşlı adam, fırlayıp çıkacakmış gibi duran takma dişlerini takırdatarak ısırdı aldığı simidi. Hızla giden trenin gürültüsünden raylar boyunca uykusundan uyanan kuşlar kanatlanırken, yorgunluktan olacak, daha simidi bitiremeden düştü gözleri.
Ne zaman sonra kapının sertçe açılmasıyla lacivert takımlı, başında kırmızı şeritli şapkasıyla kondüktör göründü. Yüzünde sahte gülümsemesi asılı kalmış simitçiyle selamlaştı. Samimiyetine bakılırsa tanışıyorlardı. Havanın çehresi gibi asık suratıyla ilk koltuğun yanında durarak “Biletler,” dedi, “Biletleri görüyüm.” Uzatılan yolculuk vizelerini çok önemli bir iş yapıyormuş gibi elinde sıkı sıkıya tuttuğu makinaya ezber hareketlerle titizlikle sokup çıkardıkça, başıyla onaylıyordu makinayı. Sıranın kendisine gelmesinin endişesiyle sağa sola bakındı delikanlı önce, kalkmaya yeltendi ama kondüktör başında bitmişti çoktan. Kondüktör yüzündeki sorgulayıcı ifade ile başında dikilmiş “Hadi göster,” der gibi delikanlıya bakarken, delikanlı fıldır fıldır dönen kara gözlerini misafirlikte vazo kırmış çocuk gibi öne düşürdü. Boncuk boncuk terlerken “Yok,” dedi “Yok biletim.” Kondüktörün beklediği bileti göremeyince yüzünde zafer kazanmışlara özgü bir ifadeyle “Cezasını ödersin,” dedi “Dört bilet parası!” Diklenir gibi oldu önce, fayda etmeyince elleri kolları bağlı mahkûm çaresizliğiyle kıvranmaya başladı. Suskunlukları ve bezgin bakışları ile birbirini kollayan yolculardan gözlerini yeni açan yaşlı adamdan başka kimse oralı bile değildi.
Uzayan sessizliğin içinde pencereden içeri sızan ışıkla yüzü gölgelenen yaşlı adam kendi kendine cıklarken, üzerine çöken eklem ağrılarından olacak el yordamıyla pencereye tutunarak doğruldu yerinden. Ne de olsa dermanı yoktu son zamanlarda. Kızdığı belliydi içten içe. Durdu, sonra yorgun sesiyle “Ben öderim.” dedi sakin bir avutuculukla. Öfkesi henüz sönmemiş delikanlı, minnetle baktı yaşlı adama. Sabırsız bir iç çekişle elini cebine attı. Ellerini titremesine engel olamadan cüzdanından çıkardığı parayı uzatıp “Al.” dedi. Kondüktör bileti koparıp uzattı yaşlı adama.
Yaşlı adamın karşısında oturan genç kadın gergin ortamı yumuşatmak adına “Yolculuk nereye bey amca?” diye sorunca böyle, gözleri bulutlanıp “Sorma,” der gibi iç çekerek sessizce baktı yaşlı adam. Sonra kolayca çözülen yumak gibi anlatmaya başladı. Konuşmaya hasret uzak bir akraba gibiydi sesi. Yerinde duramayan kız “Anneee!” dedi, neşeli sesiyle “Dedem neden bize hiç gelmiyor?” Kadın ne cevap vereceğinin şaşkınlığı ile dudağını büzerek işaret parmağını kondurdu dudağına. Yaşlı adam birden aklına gelmiş gibi ceketini iç cebinden çıkardığı fotoğrafı gösterdi, sonra boğazını temizler gibi yapıp “Torunum.” diyebildi yorgun sesiyle. O anda üç yıl önce yeni evlenmiş oğlunun evine yalnızlıktan kurtulmak için yerleşirken, gelininin düşmüş yüzü geldi gözünün önüne. Geçen hafta “Ayarladım.” demişti oğlu, “Pazartesi tamam.” Gelininin delici bakışlarının üzerine çöken ağırlığını çok fazla hisseder olmuştu ne zamandır. Uzun uzun düşünmüştü. Haber gelince “Yer boşaldı.” diye ışıltılı gözlerle vermişti oğlu müjdeyi. Gelininin yüzü gülüyordu ilk defa. Zaman zaman ona da hak vermiyor değildi. Kendisi de istemezdi böyle olmasını. Hele erkenden çekip gitmeseydi karısı. İşte bu yüzden ses etmeden “Olur,” demişti “Giderim.” Tabii ya, başkalarının hayatını zehir etmeye ne hakkı vardı.
Şehir uzaktan kendini yavaş yavaş göstermeye başlarken, son durağa iki durak kala delikanlı yerinden kalkarak sağa sola bakındı. Bakışlarında sisli bir tedirginlik okunuyordu. Tüm yolcular çantalarını toplarken, varışını müjdeleyen tren üç kez neşeyle bağırdı bu kez. Kapının eşiğinde tedirginlikle bekleyen delikanlının yüzündeki kaygı, trenin camından görünüp kaybolan güneş ışığında yanıp sönüyordu. Gürültüyle duran trenin açılan kapısından dışarıya hamle yapmıştı ki zınk diye durdu. Sonra şaşkınlıkla içeri hamle yapınca simitçinin belindeki gümüş parlaklığa giden yay gibi gergin kolunu gördü. Duyduğu “klick,” sesiyle irkildi. Sağa sola bakınarak inip birden hızla koşmaya başladı. Ama her yer tutulmuştu bir kere. O anda yatalak anasını düşündü. Geride ondan medet uman gözü yaşlı kadını. Çullandılar üzerine, altlarında enik gibi titriyordu. Koluna giren palaskalıların arasında bekleyen haki cipe bindirilirken, kapıda dikilmiş simitçinin eli “Tamam.” anlamında havadaydı.
Horultuyla uzaklaşan cipin arkasından baktı yaşlı adam. Büfedeki eşyalar gibi yalnızlık kuyusunun tozlu raflarındaki yerine almaya hazırdı. Yüzünü okşayan is kokulu puslu serinliğe aldırmadan ağır adımlarla yürürken karısı geldi gözünün önüne. Kızdı ona. Şimdi ne kadar çok isterdi uzak yolculuklar sonunda kendisine gitmeyi eskisi gibi. Aniden yükselen “Babaaaa!” sesiyle yorgun başını döndürdü. Kız çocuğu kollarını açmış istasyonda bekleyen uzun boylu adama koşuyordu.
Yazan: Hüseyin Opruklu