Geceleri uyurken gördüğü rüyaları gün içerisinde yeniden görmemek için uyutmaya çalışıyordu zihnini. Engel olamayıp bir anda demir parmaklıklarla çevrili özgürlük sanrısından kurtulan bayatlamış rüyası, ölüme bu kadar yaklaşmışken yeniden hayatta olmanın verdiği mutluluk dolu acıyı yeniden tanımlamasına neden olmuştu. Duyguların sözlüğünde yer alamayacak kadar manasız bu duyguları yaşamanın verdiği korku ile kahvesini yudumlamaya çalışıyordu. Kahve kokusu ile hatıralarında beliren, belirsiz olaylar korkusunu dindirmeye az da olsa yetmişti. Sorgulama ve beğenmeme dürtüsü ve daha iyisine sahip olma arzusuyla kendini yiyip bitiren insan, yine bir konuyu daha geçiştirmiş, üstünü bencilliği ve şımarıklığıyla örtmüştü. Peki, gerçekten bunu yapmalı mıydı insan ya da şöyle mi demeli: Kendi yaptığını mı sanmalıydı? Yaptığı hiçbir şeyin kendi iradesine bağlı olmadan gerçekleştiğini bilmeden duygudan duyguya, düşünceden düşünceye, duygudan düşünceye atlamaların sebebi aslında kendimizi korumaya alan evrimsel bir süreç miydi? Neyden koruyacaktı peki bizi, kendimizden mi, bilgisizliğimizle yüzleşmekten mi, bu dünyada neden var olduğumuzu düşünmekten kaçışımızdan mı ya da ölüm denilen çaresizliğe çözüm bulamayışımızdan mı? Aslında en baştan beridir böyle miydi insan. Daha eski, en eski, bilemeyeceğimiz kadar eskiden beridir ilk kişide yaşıyor muydu bu karmaşayı zihninde. Belki de ilk suçla itham edildiğinde başladı her şey, merakına yenik düşmenin sonucu olarak ceza için gönderildiği dünyaya anlam vermeye çalıştığı sıra oldu her şey. Neden ben diye düşünürken, neden o değile döndü belki de sorular. Neye bağımlı olduğunu bulmaya çalışırken, korkularına anlam vermeye çalışırken hâlâ başladığımız yerde miydik acaba. Etrafımız, dünyamız her an değişirken bizim sorularımız, sorunlarımız hâlâ aynı mıydı? Doğar doğmaz kendi başına hayatta kalamayacak kadar zayıf olmamızın suçlusunu mu aradık yıllarca. Kim bilir kabullenme denilen tek çareyi kabullenemediğimizden belki de bu adım atamayışımız. İlk kez kendini gördüğünde verdiği tepkiyi ve korkuyu artık vermiyordu insan, çünkü artık kendine değil onu kendini gösterene bakıyordu. Nasıl gösterdiğine, nasıl yansıttığına anlam yüklüyordu. Onu sorguluyor, ona itaat ediyordu. Kendi gerçekleri onun gerçekleriyle görünmez olmuş ve gerçekler her gün yeni bir ad verdikleri ve anlamadığı kelimelere dönüşmüştü. Kabullendiği bu kelimeler onu iyi hissettiriyor, içinde çürümekte olan benliğini duyamaz hâle getiriyordu. Biz böyleydik, böyle olmak zorundaydık. Kendimizi değil, etrafı kabul etmiştik. Etrafı oluşturanın biz değil onlar olduğunu söylemiş, onları suçlamış ve rahatlamıştık. Artık konu kapanmıştı. Kendimizi etraftan izole etmiş hayatımıza dönebilir, tanrı rolünü oynamaya kaldığımız yerden devam edebilirdik. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya, ama her gün arkamızdan çıkan çürümüşlüğü görmezden gelerek çelişkilerimizle sona doğru gitmeye devam edebilirdik. Güzeldi böylesi, herkes kendine ait bir anlam bulduğunu sanıyor ve bu anlama kendini inandırıyordu. Şimdiye kadar kimse bunu yaparak kötü bir sonuç elde etmemişti. Çünkü buradaki tek sorunlu nokta olan anlamsızlığa anlam vermeye çalıştığını görmezden gelerek mutlu bir sona ulaşılıyordu. İşte insan çözümü bulmuştu, her şey bu kadar basitti. Artık sorunlarımız kalmadığına göre, bizi hayata bağlayan anlamlar üzerinde yoğunlaşıp insanlığı geliştirebilir ve medeniyet denilen yeni olguyu hayatımıza katabilirdik. Ardından bunları yıkabilir yenilerini inşa edebilir ve yeniden yıkabilirdik. Bu yıkımın nedenini hiçbir zaman sorgulamadan her zaman daha iyisine sahip olma dürtüsüyle ilerlemek ve aslında hiçbir zaman daha iyisinin olamayacağını bilmeden yeniden yıkmak. Biz böyleydik ve bu sayede bu satırları yazmaya imkân veren ilerlemeyi sağladık. Kusurlu ve eksik olmanın böylesine sonuçlar vermesi kimsenin aklına gelecek bir düşünce olmasa gerek. Belki de yarattığımız tanrı bile böylesine bir insan yaratacağını bilmiyordu.
Yazan: Mehmet Can Öner
Sayı: 48